Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2010 Çarşamba

Kyoto


En kısa zamanda yazacağım demiştim. En kısa zaman biraz uzun oldu. Ama mazaretim var. Oraya da geleceğim. Akşam binip metroya gittim otobüsün kalkacağı yere. Elimde Japonca bilet. Sora sora buldum nerden binmem gerektiğini. Vakit de var daha, turlayıp yemek aradım. Lunch Box tarzı kutuda hazır yemeklerde %50 indirim yapmışlar kalmasın diye. Malum vakit geç. Pilavlı balıklı bir kutu seçtim kendime. 1000 Yen yerine 500 verip mideye indirdim bir köşede. Tokyo Station’da otobüs bekleyenler doluşmuşlar. Ben de çöktüm yere. Dışarıda hava soğuk zaten. Otobüsler saati gelince kalkacağı durak gibi yere geliyor, sen de atlıyorsun içine. Verdik çantayı, bindik. 6C benimmiş, arkada dedi, git otur dedi şöför abi. Bindim yerimi buldum. Japon kızın biri çökmüş benim yerime. Eskiden bizim otobüslerde olduğu gibi iki kişiye satmışlar yeri diye korktum. İndik, şöförü bulduk kızla. Kızımız saftirik çıktı, arkadaki otobüste olması gerekiyormuş. Onu yolladık. Ben de yerime kavuştuğum için sevindim. Otobüsün bütün perdeleri kapalı. Dışarısı gözükmüyor. Biraz kıllandım. Alışık değilim etrafı görmeden gitmeye. Otobüsün kalkmasına yakın şöför ön taraftaki perdeleri de kapattı. Kapalı kutu gibi oldu mu? Oldu. Heryeri kapatma işini anlayamadım. Yolu görmüyorsun. Şöför efendi hatalı falan sollasa haberin yok. Gerçi Japon bu, yapmaz da, neme lazım. Kaderimi kabullenip koydum kafayı. Yarım yamalak uyudum. 23:00 otobüsü de sabah 06:20 de vardı Kyoto Garı’na.

Otobüsler Tren Garı’nın arkasında, kuzey tarafında duruyor. Benim Güney tarafına geçmem lazım. Normal şartlarda önceden yer ayırtan biri değilim. Sürprizlere açığım. Ama noel ve yılbaşı üstü ülke kalabalık. Ben de sakata gelmeyeyim diye internetten bir yer ayarlamıştım. Bu sebepten tarife sadık kalarak hosteli bulmam gerekti. İlk hedef güney tarafa geçmek. Kolay mı? Değil. Nasıl bir gar burası anlatamam. Herşeyden önce devasa. Benim zaten gözler daha açılmamış. Sabahın körü. Hava soğuk, esti mi kulaklar düşecek gibi oluyor. Yüklendim çantaları. Şurda geçerim herhalde diye yürümeye başladım. Git git bulamıyorum öbür tarafa geçecek yer. Ortadaki ara geçişi de kaçırmışım tabi. Başka yerlerden sırtta çantayla birsürü katlar inerek çıkarak nefes nefese varmayı başardım güney tarafına. Sonra da tarife uyarak dolanarak çok da uzak olmayan hostelimi buldum. İnternetten ayırtırken hostele varış saatini sordukları bir opsiyon da var. Ben de altı yedi arası diye seçmiştim. Varınca anladım ki bu opsiyonun benim kalacağım yer için bir geçerliliği yokmuş. Sekizde açıyorlarmış. Kapıda kaldım. Yolun karşısında açık bir yer gördüm. Baktım içeride insanlar bira içiyor. Gittim barmene “şurda biraz takılsam olur mu?” dedim. Tam anlaşamadık adamla. Bira var burada sadece dedi. O saatte de içilmez. Biraz ısınmak istediğimi kavrayamadı. Ben de pes ettim, çıktım otelin önüne geri döndüm. Sekize kadar asker olduk. Çorum’da nöbet tuttuğum günler geldi aklıma. Kaldırımda karoları sayıyordum. Burada da gelen geçen insanları seyrettim. Yan dükkandaki teyze çıktı, tertemiz kaldırımları süpürdü (demek ki bu yüzden tertemiz), sonra girdi dükkanına geri. Günlerden de Pazar. Millet köpeğiyle, bisikletiyle çıkmaya başladı sokaklara. Uzun lafı kısası, bir saat bekledim girmek için otele. Bu sefer de ikinci keleği yedim. Japonya’da hemen hemen her yerde check-in saati 15:00 ya da 16:00. İki yatak örtüsü değiştirmek nasıl 4-5 saat sürüyor hala anlamış değilim. Ama bütün tatlı dilime rağmen sokmadı bizi odaya. Bir duş aldım. Azcık ayıldım. İlk gün için attım kendimi dışarı.

Şehri gezerken, kaybolmuş kediler gibi küçük daireler çizerek ve daireleri büyüterek devam etmeye karar verdim. En yakın Tapınak olan Toji’ye yürüdüm. Japonya’nın 57 metre yüksekliğindeki en yüksek pagodası burada. Ahşaptan yapılmış bir bina için oldukça haşmetli ve güzel yapı. Geniş de alana da yayılmış. Güzel güzel yürüdüm içinde. Japonya’da hoşuma giden şeylerden biri de, o modernitenin içinde tarihi yapılara girdiğin zaman kendini dışarıdan soyutluyorsun. Belki sadece ben böyle hissettim ama gezerken zaman yolculuğu gibi oluyor tarihi mekanları. Zaman yolcuğunundan tekrar şehre dönüp otelime yakın olan Tofukuji Tapınağına devam ettim. Harika bir muhitten yürüdüm. Daracık sokaklar, en fazla iki katlı, küçük ama şirin evler. Alt katlarda çeşit çeşit sevimli dükkanlar. Temizlikten ve düzenden yine bahsetmiyorum. Herkes her yere çiçek koymuş. Hava da açmaya başladı. Keyiflendim. Aralardan girişi bulup yine başka bir dünyaya geçtim. Bu zen tapınağı da haşmetli ahşap yapıları ve bahçeleriyle derin derin nefes aldırdı. Dolandım, baktım, fotoğraf çektim. Arka taraftaki tapınağa geçiş için yanılmıyorsam 400 Yen verdim. Önceki tapınakta da bu civarda bir para ödemiştim. Japonya’da tapınak gezmek ucuz bir uğraş değilmiş. Kaderime razı oldum. Elimde biletime bakıp yürürken köprüye geldim. Derin vadinin üzerinden sağa sola bakıp ağaçların kış manzarasını seyrettim. Parayı helal ettim. Her haftasonu Kyoto’ya gelmiyorum nasıl olsa. Geçtiğim tarafta da şirin bahçeli tapınağı turladım. Kış mevsimi olmasından dolayı ziyaretçi sayısı az. Japonlar da çoğunluktaydı gittiğim yerlerde. Burdan çıkıp genişten alarak, baştan gezdiğim yerleri bir daha alıcı gözüyle seyrederek çıktım. Aynı güzel muhitten yürüyerek hemen yakındaki Fushimiinari Shrine’a vardım. Pazar günü olmasından dolayı burası çok insan çekmiş. Girişte biraz oyalanıp kızıl kolonların arasından geçerek yürüdüm. Her kolonlu yol başka düzlüğe çıktı. Bir yerde baktım iki gönüllü genç ellerinde kova ve bezlerle parlatıyorlar etrafı. Gönüllü dedim, zira bu iş para karşılığı yapılacak iş değil. Zaten renklerin canlılığından sürekli temizlendikleri belli. Kolonlu yollardan devam ederek çıkışımı buldum. Beş dakikada yürümüşüm gibi gelebilir ama ayaklarda derman kalmamıştı. Zaten vakit dar. Gittim tren istasyonuna trene atladım. Kaç paralık bilet almalıyım kısmını çözene kadar tren kaçıyordu az daha. Allahtan rehber bir Japon hanfendi 200 Yenlik alcan sen yiğidim deyip bana makinede yardımcı oldu. Trenden inince de iş bitmedi tabi. Kiyomizudera Tapınağı dağın yamacında oldu için doğu istikametinde yürümeye başladım. Yokuş yukarı bolca ter atıp 20 dakikada vardım. Burası da ana baba günü olmuş. Baştaki sakinlik buralarda yok. Araya kaynayıp ben de insanlarla yol almaya başladım. Bu tapınak yamaçta ve fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere, yüzlerce ahşap kolonun üzerine inşa edilmiş. Havada asılı bir yapı. Ormanın dibinde, dağın yamacında. Doğa yine muhteşem. İnsanlar keyifli. Buradan da çıkmam vakit aldı. Dönüşte yokuş aşağı ecevit vitesi yaptım. Boşta indim. Zaten daha yatak görmemişim. Son bir hamle Gion’a gittim. Gerek gece hayatı, gerek Geyşaları görme ihtimali. Etrafta çok klas tatlıcılar, restoranlar, dükkanlar mevcut. Ama detaylı gezemedim. Çok yorulmuştum. Can vermek üzereyken otobüse atlayıp hostelime döndüm.

Akşam biraz oyalanıp yatmışım. Akşam 23:00’de odaya girdik, ertesi akşam otobüs yolcusu olduğum için de sabah 11:00’den önce check-out etmem gerekiyor. Bu mekanda kaldım mı, kalmadım mı anlayamadım. Sabaha kalktım ama son günlerşn temposundan dolayı hala dinlenmiş değildim.

Ama akıllı adamım ben. İkinci gün için günübirlik otobüs pass’ı aldım. 500 Yen veriyorsun, bütün gün sanki babanın otobüs ağıymış gibi, ordan oraya atlıyorsun. Tek biniş zaten 220 yen. Zevk için, manasız otobüslere binsen binilir yani. Ama ben kesinlikle kötüye kullanmadım bu bileti. Kyoto’nun otobüs ağının hastası oldum. Haritada nerden hangi hatların geçtiği, nerde inip binip değiştirmen gerektiği, numaraları, herşey çok net. Tokyo’nun Metro ağı mı, Kyoto’nun otobüs ağı mı deseler, ikisi de benim öz evladım gibi, ayıramıyorum. Şu İstanbul’u Japonlara devretsek olmaz mı yahu bu arada? 15 sene sonra yine fethederiz, bir üçkağıt açarız olur biter. Alırız geri. Ulaşımı adam ederse ancak bu millet edebilir bence. Methiyeleri burada kesip Kinkakuji Tapınağına dönelim. Otobüs durağının hemen arkasındaki Seven Eleven’dan ucuz ve absürd ürünlerle tıkındıktan sonra otobüse atlayıp, bir aktarma yapıp Altın Tapınak da denen mekana vardım. Tabi burada da paramızı verip girdik. Oldukça meşhur olan bu tapınak ta kalabalıktı. Harika göletin içinde mini mini adacıklar, üzerlerinde ağaçlar, arkada da benle beraber gelen güneşin parlattığı altın renkli tapınak tam kartpostallık görünüyordu. Kalabalıkla beraber burayı turlayıp parlayan tapınağın fotoğraflarını çektim. Sırada Ryoanji Tapınağı. Burada da muhteşem bir gölet karşıladı beni. Yeşilli kahverengili renklerde ağaçlar bitkiler, hafif bulutlu mavi gökyüzü tam tabloluk. Göle doğru eğilmiş ağaçlara destekler yapılmış, her yere güzel bakılmış. Rengarenk. Göletin etrafından dolaşıp tapınağa girdim. Burada çok meşhur bir taş bahçesi var. Düzenlenmiş kumların çeşitli yerlerine yerleştirilmiş kayalar mevcut. Derin manaları olduğuna emin olsam da ben o kadar derin değilim sanırım. Hala ağaçlı bitkili bahçeler daha çok ilgimi çekiyor. Oturup bu kayalara bakan insanların suratından da anladığım kadarıyla da onlar da pek mana veremiyor gibiydiler. Gerçi oturup uzun uzun bakmayı salık veriyorlar. Ama ben de o kadar sabır da vakit de yok. Ben de göletin ters tarafından dolanarak buraya veda ettim. İki ayrı otobüse binerek Daitokuji Tapınağını buldum. Buranın da bahçeleri güzelmiş. Her bahçe halka açık değildi. Üç tanesini ziyaret etmek mümkün oldu. Her birinin girişi ayrı, ayrı ayrı bilet alarak girdim. Klasik Japon evleri ve huzur veren bahçeleri gezdim. Bazı Japonlar gelip verandada oturup uzun uzun bahçeleri seyrediyordu. Adamların dinginliğine özenmemek elde değildi. Gezdiğim son bahçe ise insanın hayatının akışını, olgunlaşma sürecini ve hayattan sonra aktığı okyanusu sembolize eden Zen bahçesiydi. Elinize ingilizce açıklamaları olan bir dosya veriyorlar. Burada her taşın, düzenlenmiş kumların neyi sembolize ettiğini anlatan metinler var. Sadece taş, bitki diye baktığımız şeylerin ne amaçlı orada olduğunu anlayınca daha bir keyif veriyor. Bütün bu tapınakları gezerken akşamı ettim. Her giriş çıkışta ayakkabıyı çıkar giy derken ayakları soğuktan hissetmez oldum. Sanırım ilkbaharda gezmek en az üç kat daha zevkli olurmuş Kyoto’yu. İkinci günü otobüse atlayıp şehir merkezini ziyaret ederek bitirdim. Işıklı caddeler, alışveriş merkezleri de bütün bu ruhani yerlerin yanısıra hayatın içinde, şehrin göbeğinde. Japonlar modernlik ve gelenekselliği iyi harmanlamış.

Kyoto’yu elimden geldiğimce anlatmaya çalıştım. Ama burası da Hindistan’da, Varanasi’de ölülerin yakıldığı anı anlatmak gibi zor bence. Metro’yu, otobüsü, teknolojiyi, insan davranışlarını betimlemek, gezdiğim gördüğüm bahçeleri, tapınakları anlatmaktan daha kolay. Böyle yerler görülmeli, koklanmalı, yaşanmalı, yürünmeli. Hepsi bir bütün.

Sonunda otele döndüm. Otobüse de iki saat var. Azcık zaman öldürüp yollara düştük yine. Otobüsle Tokyo’ya. Sabah metroyla kalacağım diğer kapsül otele gittim. Check-in öğleden sonra dörtmüş. Adam halimi görüp acıdı herhalde. Bir battaniye verdi, çık yukarı ortak alanda koltuğun birinde devril dedi. Çıktım. Tam içim geçmişti, geldi aynı amca. Sessiz olursan al senin tabutun anahtarları bu dedi. Git yat. Çok kral adammış. Bir yattım kalkamadım. Uyanınca az biraz daha Tokyo turu attım. Akşama da hosteldeki otomattan üç adet büyük Asahi birası yuvarlayıp yamuldum. Son gün az biraz daha gezdim. Havaalanı trenle iki saat çekiyor. Uçak akşamüstü. Trenime atlayıp Narita Havaalanına yollandım. Son yenlerle bir sashimi tabağı aldım. Wasabinin hepsini kattım soya sosuma. Gözüm yaşarsa, burnumdan gelse de hepsini yedim. Hastasıyım wasabinin. Uçak kalktı. Acaip bir türbülansa girdik. Seyahat buraya kadarmış dedim. Sonra çıktık. Yemekle bir şarap, akabinde de bir jim beam yuvarladım. Japonya’yı düşündüm. Buraya zengin olup uzun uzun gelmek lazım. Çok kendisine özgü bir kültür. Harika insanları (çantamı arayan iki memur hariç), doğası, gelişmişliği ile hayatın bir döneminde burada yaşamak lazım dedirtiyor insana. Kimbilir, belki birgün tekrar gelir daha etraflı gezerim. Yorgunlukla viski kana karıştı. Ben de bayıldım. Yarın da yılbaşı. 2000’li yılları da yedik neredeyse. Bakalım Avustralya’da nasıl kutluyorlar yılbaşını.

27 Aralık 2009 Pazar

Tokyo

Evet, sonunda Japonya’dayım. Ama Buraya nasıl geldim? En son Kuala Lumpur’a gidip ayarlarım herşeyi diye düşünmüştüm ve yazmıştım. Netekim de öyle yaptım. Pazartesi yolda geçti. Bir gece öncesinde de adaya veda niteliğinde bir gece olduğu için uyumadım. Sabah 06:30’da atladık araca ve akabinde diğer araçlara. Akşam Kuala Lumpur’a vardım. Gittim aynı yere (Bedz KL), bir yatak buldum. Ertesi öğlen aradım konsolosluğu umutsuzca. Aaaa dedi hanfendi, sana iyi haberlerim var, yarın pasaportunu al gel. E madem iyi haberin vardı, niye vermedin??? Öyle demedim tabi, sevindim. Tam alternatifleri düşünürken (ki bunların içinde Bali de vardı ve görmem için çok neden sıralanmıştı) vize çıkınca ikilemde kaldım. Bilet fiyatları da el yakıyordu zaten Bali için. Ben de rotadan şaşmayayım bari dedim. Kazara vizeyi alırsam diye Çiğdem Hanım’ın yardımıyla iki gün sonraya yerim hazırdı zaten Tokyo uçuşu için. Madem öyle kaçırmayayım dedim bu şansı. Hem yılbaşına Sydney’de olmak da var. Liseden arkadaşım Sezgi var orada. Yılbaşında orada olmak zaten ilk plandı. Yatak yemek içki bedava zaten. Sanki kendi evim gibi. Madem öyle dedim, acele et oğlum Efe. Malum, uçuş Singapur’dan. Koşturmam gerek.

Ertesi sabah erkenden kalktım, gittim konsolosluğa, yapıştırttım vizeyi. Çıktım hostele geldim. Çantayı hazırladım, kalanlarla helalleştim, yürüdüm Puduraya otobüs garına. 10:30 otobüsüne bilet aldım. 11:30’da otobüs dolunca kalktık tabi. Singapur sınırı dört saat kadar ama yine de geriliyor insan yetişemezsem diye. Ama yetiştik. Malezya’dan çıkışımı aldım. Singapur’a giriyordum ki bana sigara var mı diye sordular. Kendim kullanmıyorum ama Avustralyada ki arkadaşlar tutturdular Malezya’dan sigara getir diye. Kıramadım çoçukları. Attım çantaya üç paket. Onlar sorunca sigara durumunu, üç paket var ne olcak ki dedim. Ne mi olacak, sen şimdi şu arkadaki odaya geçeceksin kaçakçı dedi (öyle demedi ama ima etti). Geçtim, evrak falan doldurdular, ben bekledim. Ben bir kartondan fazla olursa sıkıntı olur diye hesap etmiştim. Yanlış düşünmüşüm. Evrak işi tamamlanınca gel peşimden dedi bir memur. Otobüs beni bekliyor. Otobüs kaçacak, uçak kaçacak, şimdi içeri de alırlar bunlar beni diye geçiriyorum içinden. Gümrük yetkilisi olduğunu düşündüğüm adamın yanına girdik. Sigara paketleri elinde. Sanki iki kilo eroin anasını satayım. Bilmiyor musun sen yasaları dedi. Bir paket bile olsa beyan etmen lazım. Vallahi bilmiyordum beyefendi dedim. Daha önce hiç suç işledin mi dedi. Kesinlikle hayır dedim. Biraz daha lüzümsuzca konuştu, ben de gülümseyip haklısınız dedim. Otobüs gitti gidecek. Aslında bunun cezası paket başına 200 Singapur Doları dedi. Ama sen saf birine benziyorsun, yanlışlıkla yaptığına eminim dedi. Gerçekten de öyle efendim dedim. Bu seferlik sadece vergisini alıyorum senden ama bir dahakine acımam keserim dedi. Ben de bir daha kesinlikle olmayacak diye yanıtladım ama içimden bir daha geleni öpsünler diye geçirdim tabiki. Ülkeye bak ya, üç paket sigara için bıdı bıdı ediyorlar. Sanki pahalı diye kaçak sokmaya çalıştık, çocuklar Malezya sigarası istedi diye attık ki çantaya. Ödedim 23 Singapur Doları vergiyi kredi kartıyla, çıktım, otobüs hala oradaydı allahtan. Singapur’a salimen vardım. Önceden kaldığım Inn Crowd’da dört beş saat kadar oyalandım. Gece kalmak hem pahalı hem de uçak erken diye gittim havaalanında yattım. Belim hala tutuk. Çok boşluk var sandalyeler arasında. Sabah kalktım bindim uçağa. Jumbo Jet çıktı uçak. Ne büyük uçakmış bunlar yahu. Hiç binmemiştim bunlardan birine daha önce. Ama konuyu dağıtmayalım.

Japonya ve Japonlar hep sempatik ve sevimli gelmiştir bana. Narita’ya kazasız belasız indik. Uçakta gerekli formları zaten doldurmuştum. Girişte vizesiz tak diye aldık 90 günü. Buraya kadar herşey iyi. Gümrük sırasına girdim. Elimde gümrük beyanı. Sütten dilim yanmış, yazdım 60 adet sigara var diye çantada. Başka da bir şey yok zaten. Sırada yorgun yorgun bekliyorum. Önümde iki kişi var. O sırada görevli memur bana doğru yürümeye başladı. Oh dedim, beni boşuna bekletmeyecek, o Singapurlu canilerden sonra bu çocuk çok kral çıkacak, sen geç, beklemene gerek yok diyecek diye bekledim. Beni hakkaten sıradan aldı, ama başka bir odaya götürdü. Sonra bir memur daha geldi. Gümrük beyan kartını aldı. İyice okudun mu dedi. Okudum dedim. Sonra bir dosya çıkardı. Bir daha oku dedi. Okudum, aynısıydı. Sonra okuduğum şeylerin resmini göstermeye başladı. Silah vs. var mı? Yok. Pornografi var mı? Yok, sabit diskte yeteri kadar yer olmadığı için evde bıraktım. Sonra uyuşturucu kısmında her birini vurgulayarak afyonundan girdi, eroininden çıktı. Marijuanasından ecstacy’ye devam etti. E yok kardeşim, napayım, gidip geri alıp mı geleyim. Hem zaten Singapur’dan uçmuşum, orada üç paket sigara için adamı öttürüyorlar, o saydıklarına kelle alıyorlar. Manyak mıyım ben? Sıra üst aramaya geldi. Önce pabuçlar çıktı. İki günlük yoldan sonra o ayakkabılar, çoraplar ellenmezdi ya, elledi saftirik. Ben de içimden beter ol falan diye sayıyorum tabi. Üst baş sağlam arandı. İki çantamın tamamını boşalttılar. Ben arada Barış Manço demeye çalıştım. Bir iki şarkı mırıldandım. Oralı bile olmadılar. Barış Manço’ya bile bu kadar tepkisizlerse birazdan plastik eldiveni de alır gelir bunlar diye gerildim. Ama çantalarım temiz çıkınca işbirliğim için teşekkür edip yolladılar. Japonlara – 5 yazdım girişte. Sanırım benim tip de günden güne kayıyor. Bir de Bangkok’tan aldığım şapkadan kurtulmam gerekecek. Herkes o şapkayla Kolombiyalıya benzediğimi söyleyip duruyordu zaten. Komutan Logar’ın “Pudra şekeri ha, alın götürün bu köpeği, bunu da mutfağa verin” dediği aklıma geliyor sürekli. Uzatmayayım, geç de olsa çıkmaya başardım. Trene 13-14 dolar gibi bir rakam ödedim. Laos’ta o paraya bir günümü kral gibi geçirdiğim aklıma geldi. Hayıflandım. Ama bura Japonya, hamama giren terler. Gerçi girişte sağlam terledik. Ben tabi kalacağım yerin detaylarını falan tam yazmadığım için iyi yürüdüm vardıktan sonra şehre. Sonunda bulup yerleştim oetlimi. Çağlayan da burada kalmış vakt-i zamanında. Ben de bir bildiği vardır deyip geldim aynı yere. Dorm seçtik ucuz (!) diye. Gecesi $30. Ahşap kutu ile kapalı yatağın etrafı. Çağlayan’ın dediği gibi, aynı tabut. Kapağı ne zaman açıp kalbime ahşap kazık çakacaklar diye bekledim elleri sarmısaklı, haçlı adamları. Gerçi sarmısağa bayılırım, ordan bir sıkıntı olmaz ama kalbe kazık, sakat iş. Üç günlük uykusuzluktan ve gerginlikten sonra kapağı hiç açmasalar diye iç geçirirken uyuyakaldım.

Üç paragraf yazdım, daha Japonya’ya gelemedim. Nereden başlasam. -5 yazmıştım ya başta. İnsanlarla muhattap oldukça, soru sordukça, konuştukça +1, +2 olarak puanlar geri gelmeye başladı. İlk trene binişte, metrodan çıkışta, sokakta kime ne zaman bir şey sorduysam işi gücü bırakıp yardım ettiler. Çoğu güleryüzlü. Başlamışken devam edeyim. Çoğunun elinde sürekli bir kitap. Saygıda hiçbir zaman kusur yok. O soğuk havada bile yaşlısı genci hareket halinde. Yürüyorlar, bisiklete biniyorlar, köpek gezdiriyorlar. Bir huzur havası hakim. Hengame olması gereken Tokyo bile huzurlu (12 milyonluk bir başkente göre bence). Öyle korna çalan, yürüsene hemşerim diyenine rastlamadım. Kurallara uyduklarını söylememe gerek yok sanırım. Temizlik desen, böyle temiz yer görmedim. Hayat tarzına gelince… Arada diyetisyenin biri çıkıp Japonlar şunu bunu yedikleri için uzun yaşıyorlar diyor ya. Güzel yemek yiyorlar, o apayrı. Ama herşey bir bütün. Bizim danalara hergün pilav, taze balık, yosun yedirsen ne olur ki? Stresten, millete sinirlenmekten yine geberir 50 yaşında. Anlayacağınız üzere puanlar toplana toplana baya bir artıya geçti. İnsanları gerçekten çok canayakın. Keşke daha uzun gelebilsem, daha çok tanıyabilsem bu kültürü diye düşündürtüyor insana.

Tokyo’dan bahsedeyim biraz. Havaalanından otele tonla para ödemiştim trene. Bu başlangıçmış, başıma geleceklerin habercisiymiş. Öyle çok da hissetmiyorsun. Üfleyerek öptüğü için Japonya, anlamıyorsun ne olduğunu. Günün sonunda bir bakıyorsun cepte 215 yen kalmış. Ancak son metroya yeter. 4-5 dolara da yemek var. Üç öğün yesen, iki de gazoz içsen, gitti 20-25 dolar. Ve tabiki metrosu Tokyo’nun. Yediği para çok ama her kuruşu helal olsun. Ne metro yapmış adamlar. İlk günün yarısını yerin altında geçirdim nereden nereye ve nasıl gideceğim diye. Ama bağlantılarla aktarmalarla her yere gitmek mümkün. Kaç hat var, tahmin bile edemiyorum. Bizim Türkiye tanıtım reklamında semazenler, Boğaz köprüsünün üstünden atlayan atlı ve Kız Kulesi’nin yanında Taksim - 4.Levent metrosunun da kısa bir görüntüsü var ya. O görüntüyü oraya ekleyenlerin (muhtemelen hükümetle alakalayı ya) gelip Tokyo Metrosunu bir görmelerini çok isterdim. Yeraltında restoranlar cafeler dükkanlar. Ayrı bir hayat sürüyor aşağıda. Kazara şehre bir şey olsa yer altında üç sene daha yaşanır rahatlıkla.

Şehir çok büyük. İlk iki gün yeteri kadar gezemedim. Arada iki günlüğüne Kyoto’ya gidip geleceğim. Dönüşte bir buçuk günüm daha olacak Tokyo’da. Biraz daha fazla görme şansım olacak. Şu ana kadar Akhabara’yı (Electric City de deniyor) gördüm. Bir sürü elektronik dükkanının yanında bilgisayar oyunları, slot makineleri, çizgi roman mağazaları, maid cafe dedikleri cafeler de mevcut. Şu maid cafeleri tam çözemedim. Hizmetçi kıyafetleri giymiş kızlar size efendisiymişsiniz gibi davranıyorlarmış. Lonely Planet’ta gördüm, @home cafe diye meşhur bir tane varmış. Gittim. Bir apartmanın en üst dört katı bunların. Kapıda sıra var. Gittim vatandaşa sordum ne iş diye. Sadece oturmak için 700 Yenmiş ($8). Artı yediğin içtiğin. Hem hizmetçimin resmini de çekemiyormuşum. Ben de sahip – hizmetçi ilişkisini çözemeden ayrıldım buradan. Bir dahaki sefere. Akabinde gittim Asaka’da tapınak gezdim. Akşamüstü cıvıl cıvıldı. Tapınağın etrafında konuşlanmış çeşit çeşit dükkan. Işıklar, insanlar. Noel ve yılbaşı zamanı olması daha da kalabalıklaştırmış sanırım şehri. İlk günü kısa kestim. Dört buçuk aylık tropikal ülkelerden sonra kış da çarptı beni. İçeri dışarı, sıcak soğuk derken biraz salladı bünyeyi soğuk. Otele girmeden Seven Eleven’dan bir küçük Sake, bir kalıp beyaz peynir aldım. İçim ısınınca da gidip erkenden girdim tabutuma.

Ertesi sabah en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Tsukiji Balık Pazarına gittim. Dünyanın en büyük deniz ürünleri pazarıymış. Eskiden pazarlıkların yapıldığı soğuk oda kısmı da açıkmış herkese ama artık değil. Birkaç kendini bilmezin “o balığa o para verilmez kardeş” deyip müdahele ettiğini tahmin ediyorum. Ben de ayakaltında istemezdim bir sürü adam. Asıl pazarda bile kötü hissediyor insan kendini. Tam bir kare çekeceksin, adam elinde kasayla geçip omuz atıyor. Gözleri ise, görmüyor musun iş yapıyoruz burada, kıracam makineni şimdi ha gibilerinden bakıyor. Sorry sorry diye diye aralarda geziyorsun. Ama ne Pazar arkadaş. Ne balıklar, ne yengeçler, ne kabuklular, ne kalamarlar, ne ahtapotlar. Donmuş dev ton balıkları, kılıçbalıkları. Donmuşları, sanki kalasmış gibi, marangozların kullandığı elektrikli testere benzeri aletlerle kesiyorlar. Çözülmüşleri kılıç gibi buçaklarla doğruyorlar. Ayrıca hayatımda belgesellerde görmediğim envai çeşit şey var bu pazarda. Biz denizden babam çıksa yeriz diyoruz. Atıyoruz. Japon babasını tutsa, getirip mezata satacak. Akşama da yiyecek gerçekten. Ben saygıyla eğiliyorum bu ırkın karşısında, denizle ilgili olan şeylerde.

Burayı baya bir gezip çıktım. Karnım da acıktı. Baktım ilerde sıra var. Orada Singapurlu olduğunu sonradan öğrendiğim elemana ne iş dedim. Vallaha benim rehber kitap en uzun sıra neredeyse, git bekle, orada ye diyor dedi. Ben de girdim sıraya. Sırada beklerken resimlerden seçebiliyorsun ne yiyeceğini. Numarasını söylüyorsun. İçerisi bar gibi. İnsanlar otururken arkalarından zor geçecek kadar dar. Ama kapıda bir kuyruk, akıllara ziyan. Ben resimden pilavüstü çiğ ton, havyar, ve bişey daha olan tabağı seçtim. Biraz pahalıydı ama ne kahvaltıydı. Mide bayram etti. Hergün yerim ben bu yemeği. Bu pazarın sokak kedisi olmak varmış dünyada. Tabiki Japon yemeklerini öğrenmeye karar verdim bugün.

Karnı doyurup Ginza’ya gittim. Burası New York 5. Cadde, Bağdat Caddesi arası bir yer. Haftasonu ve tatil zamanı olması itibariyle tıklım tıklımdı. Güzel giyimli insanlar pahalı dükkanlardan alışveriş edip kaliteli mekanlarda yemek yiyorlardı. Ben ne güzel giyimliydim, ne de alışveriş edecek param vardı. Uzatmadım burayı gezmeyi, Harakuju’ya devam ettim. Burası kendini kaybetmiş gençlerin absürd kıyafetler giyip takıldığı, bu kıyafetleri temin ettiği, daha çok batılı tarzda yemekler yiyip eğlendiği bölge. İlginç olabilir dedim. Oldu. Orta lise çağında ne kadar genç varsa kostümümtırak kıyafetlerle geziyordu ortalıkta. Ananız babanız yok mu sizin diyesim geldi. Sonra baktım bazıları anaları ve babaları ile de geziyor o kılıkta. Vallaha hoşgörülü millet bu Japonlar. Bu gençlerin harçlığı bol olduğu için misket ya da İtalya 90 Dünya Kupası’nın (19 sene oldu mu ya) futbolcularının stickerlerinin beşlik paketlerinden alacak halleri yok ya (5 futbolcum kalmıştı, tamamlayamamıştım kitabı). Bunlar da parayı kostümlerine harcıyor. Para onların hayat onların. Neyse, burayı da böyle kapattık. Akşama Kyoto yolcusuyum. Daha otele gidip çantayı alıp, Tokyo istasyonuna devam edip, iki saat orada takılıp, otobüsle Kyoto’ya geçeceğim. Yedi saatmiş, kötü değil. En ucuz otobüstü. Otobüsün de en ucuzunu aldım ama gidiş dönüş 10,000 Yen vallaha. 100 dolardan fazla. Belki kazara da olsa planladığımdan kısa olması iyi oldu Japonya’nın. Yoksa batacaktım. Kyoto’da da tempo yoğun olacak. Çok güzel şeyler okudum duydum bu kent hakkında. Yorgunluktan gözlerimi açabilirsem güzelce gezip göreceğim. En kısa zamanda yazacağım.