Kamboçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kamboçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2009 Pazartesi

Siem Reap - Angkor


Siem Reap’e varınca otobüs etrafı kapalı tarla gibi garip bir yerde durdu. Bizden önce giden arkadaşlar orada kalacak diye biz de Garden Village adlı guesthouse’a gitmeye karar verdik. Hem şehirden 4 km kadar uzaktaki otobüsten aldıracaklardı bizi. İndik, vatandaşın biri kartona adımı yazmış ama soyadın uzaktan yakından alakası yoktu. Bir tek ilk harf tutuyordu. Ama adamımızı bulduk. Tam çıkalım derken kıytırık gardan kapıları kilitlediler. Haydaaa… Ne iş dedik, içerde çok eşya varmış, millet hücum etmesin diye kilitlemişler. 10 dakika güneşin altında dikildikten sonra açtılar. Biz de kaçtık, otele yerleştik. Saat geç olduğu için biraz şehir turuyla geçirdim vakti. Şehir merkezinde yollar savaş meydanı gibi, delik deşik, toz toprak. Ben Angkor’a gelen insanlar için altyapı çalışmalarına yordum ama o kadar da emin değilim.

Ertesi gün için, Angkor Wat’da çok güzel olduğu söylenen gündoğumunu seyretmek için saat beşte buluşmaya karar verdik arkadaşlarla. Sabah kalktık, ama hava maalesef hem kapalı hem yağmurluydu. İki saate kalmaz kesin açar dedim ben arkadaşlara. Bu sefer de yedide buluşmaya karar verdik. Gidip biraz kestirip tekrar kalktık. Lobide buluştuk, baktık yağmur şiddetini arttırmış. Çatıdaki restoranda bişeyler atıştıralım, yağmur diner birazdan dedim. Çıktık kahvaltı ettik. Kahveyi içtik. Hava aynı. Eşek ölecek, ters dönecek de karnı güneş görecek… Sonra bir akıllı internette hava durumuna baktı. Bütün gün yağmurlu olacakmış. Bana değil de meteorolojiye inandıkları için biraz bozuldum. Halbuki pozitif enerjiyle çözecektim hava durumunu. Moralim bozuldu. Sonra gittim beleş internet olan bir cafe buldum. Pahalısından bir dolara kahve söyledim. İyice yayıldım. Bir kahveyle beş saat oturdum aynı yerde. E-maillere baktım, cevap falan yazdım (Aloo, mail attıklarım, niye cevap yazmıyorsunuz?). Liseden arkadaşım Çağatay da mail atanlar arasındaydı. Bana Siem Reap’de bir mekan tavsiye etmiş. Açtım linki baktım. Mekan çok tanıdık. Masalar sandalyeler falan. Sonra ismine baktım, etrafa baktım. Zaten o mekana gelmişim. Hemen mail attım Çağatay’a. Dedim ki, olum sen giderken biz geliyorduk, ben o mekanın müdaviyim zaten. Dünya küçük. Bu arada şehirde baya fiyakalı yerler de mevcut. Angkor’dan beslenen bu kente turcu zengin turistlerde geliyor tabi. Kaliteli oteller, alımlı cafeler ve restoranlar her yerde. Ama ben Barış arkadaşımın tavsiyesiyle barlar sokağının girişinde akşam kurulan yemekçilerde tıkındım daha çok. Diğer elemanları da alıştırdım. Komisyon alsan alınır yani. Bir dolara tepeleme pilav ve güzel yemek yenebiliyor. Çok güzel meyveli shake de yapıyorlar, rendelenmiş buzla. Hava muhalefeti dolayısıyla ilk gün maalesef böyle geçti. Ertesi gün kıyamet de kopsa beşte buluşmaya karar verdik. Müslüman tuktukçu Ali kardeşimizle akşamdan 10 dolara anlaştık ertesi gün bizi gezdirmesi için.

Ali sözünün eri çıktı (müslüman çocuk tabi), sabah beşte kapıdaydı. Üç kişi atladık tuktuğa. Portekizli kız uyuyakalıp gelemedi, bizim tuktuk payımız bir anda 83 cent arttı. Küfrettim kıza. Sabah ayazında hafiften titretti bizi tuktuk. Kapıya vardık, girişte üç günlük 40$ olan ücreti verdik, fotoğramızı çekip biletimizi verdiler. Kaybetmeyin diye de tembihlediler. Yoksa bir daha para alırlarmış. Haklılar. Yola devam ettik. Bu alan öyle bizim tarihi yarımada gibi değil. Bir keresinde İstanbul’da Avcılar dolmuşu şöförünün köylüsüne şehrin büyüklüğünü tarif etmesine şahit olmuştum. “Bizim köyden 20 tane düşün” diyordu. Büyük köymüş. Dışarda kalan tapınaklarıyla oldukça geniş bir alana yayılmış. Bizim tarihi yarımadadan en az 40 tane derim.Yürüyerek gezmek falan mümkün değil. Motosiklet kiralanabilse harika olur. Özgürce gezilebilir. Ama sanırım tuktukçular odası (ya da mafyası) bu işe taş koyuyor. Herneyse…

Angkor Wat’a yaklaşırken içimden sabah sabah kimse yoktur orda dedim. Varınca gördük ki bütün Siem Reap orada. Özellikle Japonlar çoktan tezgahı açmışlar, üçayakları falan kurup, beş metrelik fotoğraf makineleriyle güneşi bekliyorlar. Önemli olan bunu tecrübe etmek, öyle üçayakla beklemek değil dedim kendi kendime. Sonra iyi bir nokta bulup ben de makineyi çıkarttım. Şansımıza o sabah hava güzeldi. Güneş de kızıl renkli ufukta belirdi. Devasa yapının silüeti sabah güneşiyle harikuladeydi. Bu manzaradan sonra hazır tuktuk ayarlamışken uzak yerlerden başlayalım diye karar verdik ilk gün için. 2-3 günde her yeri görmek mümkün değil, eğer ki önünden tuktukla hızla geçerken fotoğraf çekip şöyle bir bakarım demiyorsanız. Tercihlerde bulunmak zorundasınız. Biz ilk gün big loop dedikleri geniş daireyi gezdik. Her yeri de tek tek anlatmak mümkün değil. O kadar çok tapınak ve yapı var ki. Ben ne hissettiğimi ve genel izlenimlerimi yazmaya çalışacağım.

Tarihiyle ilgili çok kısa da özet geçelim. 9. yüzyılın başlarında Khmerlerce kurulup, 12. yüzyılda altın çağını yaşayıp, 14. yüzyıldan sonra diğer etkenler ve savaşlarla zayıflamaya başlayıp, 16. yüzyıl sonlarına doğru da terkedilen Angkor, 19. yüzyıl ortalarında keşfedilmiş. Uzun zaman, inanç sistemi olarak Hinduizm hüküm sürmüş ama 12. yüzyıldan sonra Budizm de işin içine giriyor. İkisi de Hindistan menşeili olan bu inanç sistemlerinin yanında kendi eski tanrılarına da paralel inanış sürmüş. Biz Türkler atlar, avratlar, silahlar ile Anadolu’ya kök salarken Khmerler de Angkor’u inşa ediyorlarmış anlayacağınız. Bizim her padişahın kendi adına cami yaptırdığı gibi Khmer kralları da az ileriye kendi şehrini / tapınağını inşa etmiş. Angkor da genişledikçe genişlemiş ve bugün görebildiğimiz (kalanları tabi) muhteşem halini almış.

Angkor’a dönersek. İlk olarak doğası bir çarpıyor insanı. Muhammed Ali’nin Zaire’de George Foreman’ı nakavt ettiği artarda iki yumruk var ya. Doğa ilk yumruk, sonra bu doğanın içindeki tapınaklar-yapılar düşüren ikinci yumruk. Biz ilk Preah Khan’dan başladık. Ormanın içindeki bu tapınağa girince bilgisayardaki macera oyunlarında gibi hissediyor insan. Belki de ziyaret ettiğim ilk yer olduğu için baya sevdim burayı. Duvar kabartmaları, heykeller, mimari, yer yer çökmüş olduğu için labirent gibi sizi dolandıran koridorlar, cinsini bilemediğim ama yapıların içinden çıkıp büyümüş, enterasan kökleriyle taşlara tutunan ağaçlar zamanın kaybolmasına, mekanın gerçekliğini kaybetmesine yol açıyor. Demedi demeyin!

Akabinde irili ufaklı tapınakları gezdikten sonra Ta Prohm’a geldik. Bu yapı Angkor’un keşfedildiği zaman ki halinin tasavvur edebilmesi amacıyla olduğu gibi bırakılmış. Ağaçlar ve bitkiler haliyle burayı ele geçirmiş, ve hüküm sürüyorlar. Tapınakların içinde, üstünde büyüyen ağaçlar da fotoğraf çekmek için oldukça etkileyici görüntüler yaratmış. Hatta belli noktalarda platformlar koymuşlar. Turistlerde sıraya girip, sıradan çıkıp, platforma geçip, düğün fotoğraflarında nasıl 32 diş gösterilerek sırıtılıyorsa o şekilde poz veriyorlar. Baya eğlenceli görüntüler çıkıyor ortaya. Tomb Raider filminin bir kısmı da burada çekilmiş (Bilgisayar oyunundan esinlenilen filmlerden hiç hazzetmem, o yüzden bilmiyordum). Bu sebeplerden ötürü en popüler ziyaret noktalarından biri Ta Prohm. Kalabalığa rağmen içiçe geçmiş tarih ve doğa ağızları açık bırakıyor. Buradan sonra da gezmeye devam ettik. İlk gün sabah beşte kalkmanın verdiği yorgunlukla sonlara doğru biraz bitap düştük. Günbatımı için Angkor Wat’a geri döndük fakat hava bulutlanmıştı ve ekipçe sallanıyorduk. Biz de günbatımını ertesi güne bırakıp otele yollandık. Akşam dokuzda uyudum.

Hergün tuktukçu Ali’ye çalışacak halimiz yok. 40$’ı vermişiz, belimiz bükülmüş zaten. İkinci gün, günlüğü bir dolardan pinokyonun irisi bir bisiklet kiraladım. En kıytırığı benimkisiydi ama su kaynatmadı yolda. Erkenden yola koyulduk. Daha şehirden Angkor’a varmadan, keşke Ali’nin tuktuğunu tutsaydık diye düşünmeye başladım. Çok da kral elemandı ayrıca. Ama yılmadım ve pedalları çevirmeye devam ettim. İlk durak Angkor Thom’un göbeğindeki Bayon’du. Şahsen beni en çok Bayon etkiledi bütün Angkor sınırları çerçevesinde. Kulelerdeki yüzler bir garip bakıyorlar. Yapının tamamı zaten muhteşem bir yapı. Ama detaylara girdiğiniz zaman başınızı daha da döndürüyor. Yürüdükçe, dolandıkça yeni bir şey çıkıyor karşınıza. Baya bir fotoğraf ekledim burayla alakalı olarak. Umarım beğenirsiniz. Bayon’da saatler geçirilebilir. Ben de baya bir dalıp arkadaşları dışarıda bekletmişim. Ne yapayım, onlar da daha çok gezselermiş…

Buranın devamında Angkor Wat’ın kuzeyindeki Angkor Thom’u dolaşmaya devam ettik. Elephant Terrace duvar kabartmalarıyla geniş ve ihtişamlı. Arka tarafına devam edip sağa doğru daire çizerek ormanın içinde etkileyici yapıları görebiliyorsunuz. Buraları da keyifle gezip öğle yemeğini yedik. Zaten her yer lokanta. Her tapınağın çıkışında, içinde dışında milyonlarcası var. Menü fiyatları da olması gereken rakamların 3-4 katı. Siz bir şey demeden kendi kendilerine yarı fiyatına iniyorlar. Neyse biz de yemeği yedik, bisikletlerle genişten alıp Angkor Wat’a gidelim dedik. Fazla genişten almışız, biraz geç gittik.

Günbatımını da bu sefer yakalamayı umut ediyorduk. Girip gezmeye başladık Angkor’u. Dünyanın en büyük dinsel yapısıymış diye yazıyor kitaplar. Alansal olarak olsa gerek. Doğrudur çünkü kapıdan girip tapınağın kendisine yürümek bile hallice vakit alıyor. Duvar kabartmalarını inceleyerek arka tarafa doğru devam ettik. Sonra bizim Katalan elemanı kaybettik. Saat de iyice geç olmuştu. Ben ve isveçli arkadaş üst avluya çıktık. Buradan sonra bir üst kademe daha var fakat buraya çıkış yasak. Hep mi böyleydi, geçici olarak böyle bilemiyorum. Ben de avluda dolanıp fotoğraf çekiyordum. Sonra baktım görevlinin biri bana doğru yaklaşıyor. Saat de geç. Aha dedim, adam bizi güzelce gezemeden atacak buradan. Son ra bilin bakalım ne oldu. Adam kulağıma üst katı görmek ister misin dedi. O kadar adamın arasından niye beni seçti hala anlamış değilim. Potansiyel bir şeytan görünümüm mü var ki? Resimlerde görebildiğiniz üzere gayet kendi halinde, sessiz sakin, masum bir tipim var. Ben de kendisine “Bayım, tabelalarda okuyabildiğim kadarıyla yukarıya çıkış yasak. Rica ederim beni bu yasadışı işlerinize alet etmeyin” dedim. Şaka tabiki, hemen ne kadar istiyorsun diye sordum abiye. O an neden beni seçtiğini kavradım hemen. Adam kaşarlanmış, gözünden tanıyor rüşvetçileri. 10 papel dostum dedi. Ooo çokmuş abi, gel bu işi beşe çözelim dedim. Baktım tuzu kuru, döndü gidiyor. Abi bir dakika bir dakika, yanlış anladın dedim. Uzaklarda dolanan isveçli kızı buldum, tosla beş papeli, günbatımını çatıdan seyredelim dedim. Sorgusuz ok dedi. İsveç gibi modern ve gelişmiş ülkeden gelen bu hanfendinin rüşvete hemen evet demesini içimden ayıpladım. Ama beş papeli kurtardığım için de sevindim. Abiye on papel tamam ama iki kişi dedim. Geçin şurada fotoğraf çekiyormuş gibi yapın, oyalanın dedi. Sonra kalan ecnebileri kapattık diye çıkarttılar. Geldi bizi aldı, çıkarttı yukarı. Rehberlik bile yaptı, anlattı. Günbatımı hakikaten şahaneydi. Rüşvetin her kuruşunu helal ettim. Seneye gelsek bedava olur mu dedim. Ciddiye aldı, arkadaşların da payı var, olmaz dedi. Saat de geç olunca yasadışı çatı turumuz biraz aceleye geldi tabi. Ama kimsenin gezemediği yerleri gezmek de oldukça keyif verdi. Osmanlı’dan genetik mirasımız olan rüşvetin önemini bir kez daha Kamboçya’da kavradım. Rüşvetçi abiyle helalleştik, teşekkür ettik ve ayrıldık. Zaten karanlık çökmüştü. Lambasız bisikletlerle, çukurlu yollarda yolumuzu bulduk ve geri döndük.

Angkor en az üç gün gezilmesi gereken bir yer. Tamamını sindirerek görmek için ise ben en az beş gün derim. Ben iki gün gezdim. Laos’ta da planladığımdan uzun kaldığım için Kamboçya biraz kısa oldu. Hem Kamboçya’nın diğer bölgeleri, hem de Angkor’un detayları için bir daha gelmeye söz verdim kendime. Olur mu bakalım. Yazıda belki heyecanı tam aktaramadım ama imkanı ve fırsatı olan herkes buraya gelmesini tavsiye ederim. Yaşamak görmek, koklamak gerek bu tarihi mekanı.

Siem Reap’de son geceyi Laos’tan beri tanıdığım arkadaşlarla helalleşerek geçirdim. Kimisi vietnam’a (Başharfi bilerek büyük yazmadım. Vize vermediler, bu da benim intikamım olsun), kimisi ülkesine, kimisi Tayland’ın adalarına devam edecekler. Ben de Bankok’a döndüm. Şaka maka 2,5 aydan beri yollardayım. Düşündüm de, bir tatili haketmişim. Singapur ve Malezya’ya gezmeden önce biraz da Tayland’ın adalarını göreyim. Başta kuzeye devam edip sahilleri sonraya saklamıştım zaten. Henüz nereye ya da nerelere gideceğime karar vermedim. Bakalım…

3 Kasım 2009 Salı

Phnom Penh

Festival - Yarışçılar

Otobüslerle ilgili yazmadan edemiyorum maalesef. Son yazımda atladığım bir detayı hemen yazıp rahatlayayım. Otobüs kıyaktı allah için. Yazmak istediğim başka bir şey. İyi otobüslerde tuvalet ve televizyon var. Laos’ta tv olan otobüslerde genelde karaoke videoları oynatılıyor. Genelde doğada çekilen bu kliplerde bir grup gitarlarıyla şarkı söylüyor, siz de altta yerel dilde takip etme şansını yakalıyorsunuz. Gerçi şans kısmı tartışılabilir. Laos’tan Phnom Penh’e giderken ise Laos’tan değişik olarak Rambo II’yi koydular. Kmerce anlamakta biraz güçlük çektiysem de uzun süre takip edebildim. Sonlara doğru uyuyakalmışım. Uyandım. Tv’ye baktım. Rambo ucunda patlayıcı olan oklarıyla rus helikopterlerine saldırıyor. Vietnam’ın yağmur ormanları çöle dönmüş. Hindistan’da dediğim gibi tekrardan “ne içirdiniz lan bana?” dedim kendi kendime. Film bitmiş, adamlar üçüncüsünü koyup devam etmişler meğer. Uyku sersemi tam idrak edememişim başta. Bence süper hareket. 12 saati bulan yolculuklarda Baba serisini koysalar, bütün yolu kurtarabilir insan…

Phnom Penh’de ise şöyle bir şans / şanssızlık oldu. Yağmur mevsiminin bitimine tekabül eden günlerde “Water Festival” dedikleri su festivali kutlanıyor. Üç gün süren bu festivalde ülkenin her yerinden gelen insanlar ve şehrin sakinleri Tonle Sap Nehri’nin kıyısına akıyor. Ülkede hayat duruyor. Kürekli kayıklara doluşan yarışçılar nehirde üç gün boyunca yarışıyorlar. Havai Fişekler atılıyor, eğlence, yeme içme devam ediyor festival boyunca. Nehir kenarı seyyar satıcılar, her türlü ama her türlü (yılan, hamamböceği, çekirge, meyveler, tatlılar vs.) gıda ürününü satan insanlar, yarış sırasını bekleyen kürekçiler tarafından dolup taşıyor. Çocuklar koşturuyor oynuyor, insanlar gülüyor. Bu festivali kıyısından da yakalamak şans kısmı idi. Şanssızlık ise üç gün boyunca duran hayat sebebiyle, zaten kısıtlı olan vaktimde şehri istediğim kadar gezememiş olmak. Pek çok gezilecek yer ve dükkanlar kapalıydı. Başka zaman rahat vermeyen tuktukçular bile ortadan kayboldular. Muhtemelen nehir kenarında kafa çekiyorlardı. Makul fiyatlara satılan Angkor Beer (Ülke’nin bayrağı dahil herşey Angkor’la bağlantılı) de içilir hani. Hele de mevsimlerden festival mevsimi ise. Kızmadım kimseye. Üç gün de doya doya eğlenmek, dinlenmek herkesin hakkı.

Şehre dönelim. İlk günün sabahı Tuol Sleng Soykırım Müzesi’ni ziyaret ettim önceden tanıdığım birkaç arkadaşla beraber. Burası önceden lise olan, fakat Kızıl Kmerler’in yönetiminde, 1975-1979 yılları arasında hapishaneye çevrilmiş. Sınıflar küçük hücrelere ve işkence odalarına dönüştürülmüş. Doktorundan rahibine, sanatçısından kendi parti üyelerine kadar pek çok insan burada işkence görmüş, öldürülmüş. Müzede işkence odalarını, buradan geçen insanların fotoğraflarını, insanın içine girmekte zorlanacağı hücreleri, işkence aletlerini, kurşunlanmış kafataslarını görebiliyorsunuz. İnsan bir garip oluyor. Soykırım burada ne ilk defa olmuş, ne de dünyada son defa olacak. Her soykırımda artık bu zamanda bu nasıl olur diyor insanlar, ve soykırımlar yaşanmaya devam ediyor. Devam da edecektir mutlaka. Kızıl Kmerler’in lideri Pol Pot kendi görüşleri doğrultusunda ülke nüfusunun üçte birini katletmiş. Rakamlar farklılık gösterse de üç milyon civarında Kamboçyalının bu rejim sırasında öldürüldüğü düşünülüyor. İnsan diyecek bir şey bulamıyor, sadece kar gibi bir surat ve hafif bulanan bir mideyle gezebiliyor bu kanlı mekanı. İnsanın içindeki canavarın, kafasındaki fikirlerin, paranoyasının yapabileceklerinin bir üst sınırı yok. Ara ara unutsak da böyle yerler bize hatırlatıyor kötülük potansiyelimizi. Oldukça da büyük bir potansiyel maalesef.

Kötülük kısmından ilginçliklere geçeyim biraz da. Burada türlü türlü yiyecek bulmak mümkün. Şehir turunda pazarlara da uğradım. Genel olarak Güneydoğu Asya pazarları birbirine benzese de burada hamamböceği, yılan ve örümceklere rastladım farklı olarak. Duymak başka ama görmek başka. Kızartılmış ya da ızgara olarak satılan bu hayvanlar bizim gözümüze biraz değişik gözüküyor tabi. Hamamböceği ve fare yiyebileceğimi sanmıyorum. Büyük konuşmak istemem gerçi. Ama şişteki yılanı denedim. Fena da değildi. Dünyanın en yumuşak eti sayılmaz ama çerez niyetine arada yenebilir. Çıtır çıtır gidiyor vallaha. Henüz örümcek yeme şansım olmadı ama bulursam bir dahaki sefere denemeyi planlıyorum. Farklı yerler, farklı kültürler, farklı ağız tatları. Bu arkadaşları bizim memlekete götürsek, onlar da masada gözleriyle bize bakan kelleye garip bakabilirler, bilemiyorum.

Kamboçya’nın bir diğer enterasan tarafı ise para işleri. Ülkede dolarla harcama yapıyorsunuz. Kendi para birimleri riel pek rağbet görmüyor. ATM’lerden dolar çekiyorsunuz. Restoran ve marketlerde dolar harcıyorsunuz. Rielle de ödemek mümkün tabiki. Ama menüler halk pazarında bile dolarla. Dolar veriyorsunuz, bozuk parayı riel olarak alıyorsunuz. Bir doları da 4000 Riele sabitlemişler (gerçek kur 4200 civarı). Kafalarına göre oynuyorlar parayla. Para üstü verirken 4000’den, rielle ödemeye gelince 4200’den hesaplanıyor. Birileri bizi seviyor ama yapacak bir şey yok. Gülümseyip paraları harcamaya devam ediyoruz. Aç mı kalalım yani?

Son olarak, her yer kapalı olduğundan ben de Phnom Penh’i burada kapatayım. İstediğim kapsamda gezemedim açıkçası. Bir daha gelmeye bahane olsun diyelim. Ama sokakları arşınlayıp festival ortamını yaşadım. Toplu taşıma olmadığından motoruyla taşıma yapan insanların ulaşım araçlarını kullandım (arkaya oturup gidiyorsunuz). Lüks berberde kafayı kazıttım iki dolara, bir dolara saçımı yıkattım. Kafaya bir masaj yaptı abla, az daha temiz kafayı bir daha yıkatıyordum. Kollamam gereken çantam olmasa (bütün dünya bizim çantanın peşinde ya) uyuyabilirdim. Bir şişe Jim Beam’i 8 dolara aldım (içmek amaçlı değil, hatıra amaçlı). Ve Siem Reap’e doğru otobüse bindim. Şimdi sallıyorsunuz diyeceksiniz, bu otobüste de Rambo serisinin dördüncüsü olan “John Rambo” filmine denk geldim. Üç günde Rambo manyağı yaptılar vallahi. Seyretmemiş olanlara dördüncüsünü tavsiye etmiyorum, hele Kmercesini hiç. Dünyanın yeni yedi harikasından biri olan Angkor Wat sırada…

1 Kasım 2009 Pazar

Pakse - 4000 Islands

Otobüsten inip, haritada nerde olduğumu bulup, şehre doğru yürümeye başladım. Tuktukçular yine “nereye, şehre mi, yürünür mü o kadar yol, taa anasının nikahı…” gibi sataşmalara yeltendiler. Ama artık alıştığım için istifimi bozmayıp, sırt çantamla ahenk içinde, salınarak yürümeye başladım. 20 dakikalık yürüyüşten sonra (buna gitmem gereken caddeye paralel gidip kaybolmam da dahil), bu sefer, artık gözümdeki değeri gittikçe azalan lonely planet rehber kitabından makul gözüken bir guesthouse bulup yerleştim. Hakkını yemeyelim, güzel bahçesi, temiz odaları vardı. Bahçedeki tek sorun ise sadece bir tek hamak olmasıydı. Diğer beton banklar hiç rahat değil. Haliyle hamağa kim yerleşirse, diğer misafirler kitap okuyor kisvesi altında, göz ucuyla, bu şahsın gaflette bulunup kalkmasını kolluyorlar. Yalan yok, ben de bekledim, ve sonunda bir kerelik de olsa yerleştim hamağa. Çişim gelmesin diye, dehidrasyon riskini bile göze alarak su içmeden yattım, sallandım. Sonrasında da mesane artık dayanamayacak hale gelene kadar direndim. Ama kitabıma konsantre olamadım. Çünkü sırasını bekleyen insanlar beni husursuz ettiler iblis bakışlarıyla. Hamaktaki insana hiç saygı yoktu maalesef. Bazı otobüs yolculuklarında da aklıma sık sık gelen, pantolon / şort altından belli olmayan, yetişkinlere özel bebek bezi fikri bu noktadan sonra ciddi bir girişim planı olarak aklımın bir kenarına yerleşti…

Pakse de güneye inenler için geçiş noktası. Şehirde görecek bir şey yok. Ama yakın mesafedeki Boulaven Platosu çok tavsiye ediliyordu. Şelaleleri, kahve yetiştirilen bölgeleriyle görülmeye değermiş. Oldukça geniş bir alana yayılan bu bölgeyi gezmek için en iyi yol 6$ verip motor kiralamak. Tam tur için 2-3 gerekiyor. Ben de guesthouse’da tanıştığım bir portekizli, bir isviçreli ile motor işine girmeye karar verdim. Tek sorun isviçreli arkadaşımızın daha önce hiç motor kullanmamış olmasıydı. Sabahtan gittik motorcuya. Tereddütsüz çıkardım verdim parayı, pasaportu da bıraktım. Sigortalı motorlar kiralanmış çoktan. Sigorta yok dedi. Ben de korkma dostum dedim, ve yanımdan hiç ayırmadığım muskamı tezgaha koydum, ve “benim sigortam bu” dedim. Anlamadı, ben de açıklamadım yardımcı olan arkadaşa. Aldık motorları, isviçreli çocuğa gazı, freni gösterdim. Viteslerde aşağı yukarı böyle değişiyor dedim (yaklaşık olarak anlamında değil, vitesler hakkaten aşağı ve yukarı hareketlerle değişiyor). Muskan var mı diye sordum. Anlamadı. İsviçreli dostumuzun sağlık sigortası sağlamdır, bir şey olursa helikopterle gelip alırlar, buna bişey olmaz diye düşündüm. Ve yola çıktık.

Bizim vakit bir günle kısıtlı olduğu için şelaleri gezmeye karar verdik. Üç tane baba şelale var. Sırayla başladık gezmeye. Şelalelere anayoldan sonra toprak yola girerek gidiliyor. Yollar da kaygan. Arada isviçreliye de bakıyorum yapışmasın yere diye. Ama off road işini keyifle ve tek parça olarak bitirdik. Çağlayanlara varmakla bitmiyor iş. Her şelalede bir adam dikiliyor. Hem şelaleye giriş ücreti, hem park ücreti talep ediyor. Motoru yola koyayım diyorsun. Cııkk, olmaz diyor. Şimdi yola koysan, gidip tekmeyi basacak, ya da şelaleye falan almayacak. 40 kuruş için de kavgaya değmez. Her şelalede aynı hikaye. Ben de fazla uyuzluk yapmayıp verdim paraları. Pazarlığa da gelmiyor allahsızlar. İlk şelale küçük ve sevimli idi. Asıl baba şelale(ler) 2.siyidi. Sanırım 120-130 metre yüksekliğinde olan bu şelaleler acaip güzel ve derin bir vadiye doğru akıyor. Yukarıdan tamamı gözükmüyor. Baktım, isviçreli adrenalinin etkisiyle “buradan sonrası tehlikeli” yazısının arkasına doğru devam ediyor. Ben de devam ettim. Portekizli kız yüksekten hazzetmiyormuş, onu kelebeklerle oynasın diye bıraktık. Yokuş aşağı gidiyorsun ve rutubetli toprak aynı buz gibi kayıyor. Ağaç dallarına, köklerine tutunarak indik biraz. Burdan da güzel gözükmüyordu şelale. Yol da var aşağı. E biraz daha inelim dedik. Daha da dikleşti. Son durduğumuz noktadan manzara süper, ama eğimli toprakta ancak ağaca tutunarak fotoğraf mümkün. Çünkü aşağısı Bungee yaptığım yükseklikte. Tek fark, buradan aşağı uçarsan ip yok. Hafif başım döndü, azcık ayağım da kaydı ama ağaçlar yardımıma yetişti. Artık yüksek yerlerden sakınmaya karar verdim kendimi. Burdan da salimen ve nefes nefese çıktık. Son nokta ise etrafı mesire alanı gibi olan, yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki şelale idi. Aktığı yerde öyle bir su kaldırıyor ki, beş dakikada sırılsıklam olduk. Biraz güneşte kuruyup karanlık basmadan geri yola çıktık. Yolda ananas ve tropik meyvelerden oluşan enerji desteği aldık. Günü kazasız belasız bitirdik. Ertesi gün de Laos’un en güneyi olan Si Phon Don’a (4000 Islands) geçtik.

Pakse’den tanıdığımız Oi Hanfendinin bungalovlarına yerleştik. Nehrin ortasında pek çok adacık bulunan bu bölgeye 4000 Islands deniyor. Rakam biraz şaibeli. Biz küçük olan Don Det’e geçtik. Mutluluğun soyut değil, somut bir kavram olduğu bu adada yapılacak en güzel iş, bütün gün hamakta yatmak, sıkılınca da tebdili mekanda ferahlık vardır deyip, yerde uzanmak, akşam olunca günbatımına karşı Beer Lao yudumlamak, sonunda da uyumak. Elektrik sadece akşamları beş saat kadar mevcut. Ben kaybettiğimi düşündüğüm kafa lambamı son gün bulduğum için geceleri tuvalete telefonla gittim. Son gece hariç, dört gün boyunca kaldığım mekanın 100 metre dışına çıkmadım. Bir sürü insanla tanışıp eğlendim, dinlendim. Kafa toplamak ya da kafa dağıtmak için ideal olan bu adaları her Güneydoğu Asya gezginine tavsiye ederim. Özellikle günbatımları, hamaklı dinlence ve gevşek hayat buranın cezbedici özellikleri. Kaldığınız yerlerin basitliğini yadırgamıyorsanız, bu adalar görülmeye değer.

Dört günün sonunda Kamboçya’ya geçme vakti geldi. Sınırın dibindeyiz zaten. Benim vize hazırdı ama sınırdaki rüşvet döngüsünden dolayı strip kulübüne gider gibi birer dolarları hazırladım. Laos’dan çıkış damgası, bir dolar. Kamboçya’da sağlıktan sorumlu arkadaşın ateşinizi ölçmesinin bedeli, bir dolar. Giriş damgasının basıldığı noktadaki son rüşvet, iki dolar. Kamboçya’ya giriş, priceless… Aynı bizim gümrükler gibi: tarife belli! Sakin bir yolculuktan sonra Phnom Phen’e varıp göl kenarında bir guesthouse ayarladım. Burada enterasan şeyler yeniyormuş. Denemek lazım…