Tayland etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tayland etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2009 Pazartesi

Singapur

Adada gevşediğim için uçağı ayarlama işini biraz geçe bırakmıştım. Bu sefer tam mantarladım derken Çiğdem Hanım imdadıma yetişti, beni yedekten yazdırdı Singapur uçağına. Ama yapacak birşey yok, uçuş garanti değil, gidip beklemek lazım havalimanında. Ben de bu stresi nasıl atarım diye düşünürken şöyle kralından bir Tayland masajı yaptırayım dedim son gün. Herşey sağlık için sloganıyla yola çıkmış olan Health Land Spa’yı arayıp iki saatlik masaj için randevu aldım. Gittim kendimi teslim ettim oradaki kuvvetli ablaya. İki saat nasıl geçti anlamadım. Heryerim kütür kütür olmuş. Başladı bizim kulunçları ezmeye. Parmak sırt boyun kol bacak derken çıtlattı kütletti. Çıktığımda zor yürüyordum. Gittim otele. 30 saniyede uyuyakaldım. Baya bir uyumama rağmen sabah kalkmakta güçlük çektim. Bu masaj çok faydalı bir şey olsa gerek.

Bangkok’a veda etme vakti geldi ama daha uçacağımın garantisi de yok. Topladım çantayı, gittim havaalanına. Gittim yazdırdım adımı. Sen biraz turla gel dediler. Turladım gittim. Uçuşa bir saat var. Gerginlik arttı. Sen bir 15 dakika daha bekle dediler. Huzursuzlandım, oturamadım. Uçak 12:45 de kalkacak, saat oldu 12. Beş dakika daha dedi. Abi yapma, gitmem lazım bugün dedim. Vakitlice düşünecektin onu, hamakta yatarken iyiydi di mi dedi. Aslında öyle demedi ama ben kendi kendime böyle düşündüm. 12:03 de bir daha yanaştım ama bu sefer direndim, tezgahın önünde bekledim. Dakikalar geçmedi. Uçamazsak tekrar şehre dön, otel bul falan. Ölme eşeğim ölme… Vakit gelince artık kıvrandırma da ver şu bileti dedim. Verdi. Koşturarak gittim, sıraları aştım, damgayı vurdurduk pasaporta. Uçağa varınca bir baktım uçuş kartına: Business Class. Oğlum Efe, akıllı adamsın sen dedim. Ne o öyle önceden yerini ekonomi classtan ayarlayıp halktan insanlarla uçacaksın ki. Belediye otobüsü gibi bir şey zaten uçağın arkası. Geniş koltuğuma yerleşip uzatılan tepsiden hemen bir şampanya kaptım. Uçak kalkınca da Fransız şarabı, karidesli salata, steak ve cheese cake’den oluşan menüyü geride hiçbirşey bırakmayak yedim. Bir şarap daha, üstüne bir de kahve derken uçak indi zaten. Bundan sonra hep yedekten yazılacağım uçağa.

Sorunsuzca ve çabukça girişimi yaptım. Sonra raylı sistemi bulup gideceğim Little India bölgesine doğru yol çıktım. Trenler güzel. Bir iki aktarmadan sonra büyüğünü önceden gördüğüm Küçük Hindistan’a vardım. Gittim Inn Crowd adlı hostele. Dorm odasına 14 doları bayıldım. Evlat acısı gibi. Kahvaltı ve beleş Wi-fi tesellim oldu. Ama mekan güzel mekandı allah için. Ama Singapur’un parasal anlamda beni öttüreceği de gün gibi aşikar. Hamama giren terler deyip kaderime razı oldum. Zaten geç vardığım için ilk gün dinlendim. Bira da ateş pahası olunca otelin beleş çay ve kahvesine yüklendim.

Unutmadan, Singapur’la ilgili bütün sırları, taktikleri, restoranları pek detaylı biçimde açıklayarak hayatımı kolaylaştıran Korcan arkadaşıma teşekkürü bir borç bilirim. Tavsiye ettiği yerleri gezip, restoranlarda leziz yemekleri mideye indirdim. İlk gün küçük hindistan’da gezdim biraz. Ülke Singapur gibi gelişmiş olunca Hint bölümü de büyüğüne göre oldukça temiz ve düzenli. Hint yemeklerini de özlemiştim zaten. İyi geldi. Burada bir Mustafa Center var, alış veriş merkezi. 24 saat açık. Bir girince kayboluyorsunuz. Hakan Günday’ın “malafa” kitabındaki Topaz Center’ı hatırlattı bana. Her katta başka numara. Sıkış tepiş ama herşey var. Enterasan bir yer. Bir ara kaybolur gibi oldum. Ama çıkışı buldum. İlginç bir konsept. Görmekte fayda var. Burdan Kampong Glam bölgesine geçtim. Müslümanların yoğunlukta olduğu bu bölgede biraz turladım. Havanın sıcaklığı ve rutubeti insanın başını hafiften döndürüyor gündüz saatlerinde. Arab Street ve Haji Lane isimli sokakları gezdim. Kargaşaya fazla alışmışım herhalde, buralar çok sakin gözüktü gözüme.

Singapur düzayak ve küçük olduğu için yürüyerek gezmesi rahat. Ulaşım araçlarını kullanmak isterseniz de oldukça konforlu ve düzenli. Sıcaktan bunalınca atla otobüse, atla metroya. Ben çoğunlukla yürümeyi seçtim. Dev dönmedolaba doğru ilerledim. Aslında binmeyi planlıyordum ama 20 dolar gibi bir para ödemek gerekiyormuş, ben de teşekkür edip şehrin merkezine doğru ilerledim. Gökdelenlere yanaştım. Adamların şakası yok, dikmişler binaları. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın. Kafayı nereye çevirseniz çevirin vinçlerin harıl harıl çalıştığını, inşaatların devam ettiğini görebilirsiniz. Nehir kenarı fiyakalı mekanlarla dolu. Ben yürüyüp devasa yengeçlere bakmakla yetindim. Buralar bizim bütçeyi yamultacak yerler. Ağzım sulandıysa da bana yengeç satmaya çalışanlara “dinime aykırı” diyerek direndim. Bir dahaki sefer acımayacağım ama o eli kolu bağlanmış sefil yengeçlere. Dediğim gibi, barlar, restoranlar baya fiyakalı, ben de gittim seven eleven’dan tam 7,65 Singapur doları ödeyerek büyük bir Guinness Bira kaptım. Hintli abiye biramı gösterip “bu bebeği nerde öldürebilirim” dedim. Bir de yorulduğum için binmem gereken otobüsün numarasını sordum. Yukarı doğru kaptır git, bebeği öldür, sonra da 147 numaralı otobüse bin, evine dön evladım, akıllı ol dedi. Aynen dediği gibi yaptım babacan Hintlinin. Poşetin içindeki biramı, akşamcılar gibi kısık gözlerle yudumladım. Guinness ekmek gibi zaten. Yoğun. İyi geldi. Gittim, otobüse bindim. Küçük Hindistan’da Tekka Center adlı, çeşit çeşit yemek satan, büfevari dükkanların olduğu yerde dört Singapur dolarına karnımı doyurup, klimalı lobiye attım kendimi. Bu memlekette klimasız ölür insan. Nefes alıp kendime gelince, kitabımı okurken ya susarsam diye, gittim hemen yandaki seven eleven’dan iki adet Singha adlı Tayland birasından aldım. Hem kitabı hem biraları bitirip yattım.

Ertesi gün gidip Orchard Caddesini ziyaret edeyim dedim. Bu taraf alışveriş merkezlerinin bulunduğu, lüks hayatın hüküm sürdüğü bölge. Görüntü olarak Bağdat Caddedi’sinin sağlı sollu AVM’lerle donatılmış hali. Ben, bana söyleyen birkaç insanın yalancısı olayım (yalanı doğru hatırlayabilirsem), bu memlekette 150-170 arası AVM olduğunu söylediler. 4,5 milyonluk ülke için fena sayılmaz, ne dersiniz. Ama kelle başı gelirin de 30,000 USD civarı (2006 yılı verileri) olduğunu da hatırlatmak lazım. Benim amacım alışveriş manyaklığı değildi. Yoksa haftasonu Fransa’ya ya da İtalya’ya uçardım, di mi? Roma’ya gittiğim zaman, açık hava müzesine geldiğini unutup Outlet turunun detaylarını almaya çalışan aklıevvellerden değilim allahtan. Benim amacım, don atlet çıktığımız seyahatte, Japonya’da denk geleceğimiz kara kışa karşı popomu ve ayaklarımı sıcak tutacak bir iki malzeme edinmekti. Bir de fotoğraf makinesinin bir parçasını kırmıştım. Fiyakalı bir pantolon (öbüründe şimdiden üç delik var), bir çift pabuç, makinenin parçasını, ve de son okuduğumdan beri uzun yıllar geçtiği için, kocaman Borders’dan Salinger’ın “the catcher in the rye” kitabını edindim. Sıcaktan yine yamuldum. Gittim otelde duş aldım. Sonra da dışarı çıkamadım, ne yalan söyleyeyim. Holden’ın nasıl delirdiğini okumaya başladım tekrardan.

Son gün kalkıp Chinatown’a gittim. 147 numaralı otobüs ne mübarek bir otobüsmüş, benim gideceğim her yere gidiyor. Adeta şahsıma tahsis edilmiş bir özel araç gibi. İndim Chinatown’da. Gittiğim her yerde bir Chinatown ya da Little India olduğu için birbirlerine benzemeye başlıyorlar bir süre sonra. Burada da turist işi dükkanlar çoğunlukta. Arada girip yakın tarihte inşa edilmiş tapınağı ziyaret ettim. Ne detaylar ama ne detaylar. Heryer Buda. Bir de ayin sürüyordu. Biraz gözlemleyip çıktım. Korcan Hoca’nın tavsiyesini dinleyip Horfuncu da horfun yedim. O ne demeyin. Açıklayamam. Oldukça lezzetliydi. Sonra Raffles Place’e doğru ilerlerken özellikle Club Street üzerinde çok kaliteli eğlence mekanlarıyla karşılaştım. Lotoyu vurunca bir daha gelmeye karar verdim. Gökdelenlerin arasına dalıp azcık kayboldum. Gidip Asya Uygarlıkları Müzesini gezdim. Tam gün harcasan harcarsın burada. Oldukça sevimli bir müzeydi. Tavsiye ederim. Çıktığımda akşam olmuştu. Gittim 147 numaralı otobüse bindim. İki gün daha takılsam işe gidip işten dönenlerle arkadaş olacaktım neredeyse. Hergün aynı otobüse binilir mi seyahatte. Kerizlik işte. Otele gidip ertesi gün Malezya’ya geçiş için hazırlıklara başladım. Hazırlık yanıltmasın lütfen. Çok karışık bir şey değil. Yatağın üzerindekileri çantaya tıktım. Sonra da seven eleven’a gidip üç büyük Anchor birasını 8,60 singapur dolarına alıp bizim otelin önünde içen gençlere takıldım. Kuala Lumpur’a giden tek ben değilmişim. Diğer elemanlarla beraber gitmeye karar verdik.

Singapur’la ilgili genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, tam anlayamadım burayı. Asya’nın ortasında Asya’dan başka bir yer. Çoğunluk Çin kökenli olsa da her yerden insan var. Kültürler paralel biçimde yaşanıyor, yaşatılıyor. İnsanlar yüksek hayat standartlarının keyfini sürdürüyor gibi. Batılı yapılaşma, sıkı kanunlar, temizlik ve düzen ve bütün bunlarla beraber pahalı yaşam. Hep duymuştum burayı, gördüğüme de memnunun. Ama fikrimi sorarsanız, beni dehşete düşürmedi. Kaldığım üç gün bu ülke için idealdi. Zaten gidip Hintli kuyumcuda parayı bozduruyorsunuz, yarım saat sonra cepte bir şey kalmıyor. Batmadan gitmekte fayda var. Japonya’ya geçmeden gidip iki hafta kadar da Malezya’yı ziyaret edeceğim. Bakalım reklamını yaptıkları gibi gerçekten Asya mıymış? Singapur gerçekten Asya değildi çünkü.

Bir de ufak dipnot: blog sitemde tebrik etmeye söz verip de unuttuğum, Barış ve Beyhan dostlarımın tahminen evlilik çağına yaklaşan yavruları Beren’in doğumunu kutlarım. Allah analı babalı büyütsün…

21 Kasım 2009 Cumartesi


Bangkok’tan sonra güneye ineceğim demiştim. Kararsızlık zor iş. Ben de Koh Phi Phi mi yoksa Koh Lanta mı diye düşünürken yolda karar veririm diye Krabi’ye gitmeye karar verdim. Krabi bu iki adaya da bağlantı yeri olan şehir. Biraz daha dışına çıkarsanız da başarılı plajları varmış. Krabi’de de kalırım belki deyip bilet soruşturdum. Birkaç yere sorup farklı fiyatlar alınca, dedim fark niye? Biri direk gidiyormuş, biri Surat Thani’de beklemeli, aktarmalı gidiyormuş. Fark az bir meblağ olunca direk otobüse alayım bari bileti dedim (Bunun Kaf Dağı gibi hayali bir şey olduğunu yolda anladım). Direk di mi abla diye iki kere sordum. Direk direk, bekleme yok, tasa yok dedi. Akşam olunca otobüse atladım. Sabah bir yerde durduk. Geldik mi diye sorunca, yok kardeş buradan aktarma yapacaksın, Krabi’ye geçeceksin dediler. Haydaaaa, direk bilet, bekleme yok, çile yok, noldu? Saat sabahın altısı. Şikayet edeceğim sizi dedim. İyi dedi, dönüşte edersin, geç şuraya bekle, alacaklar sizi. Bilet diye bir şey zaten yok. Tayland’da her araç değiştiğirdinizde renkli, yapışkanlı bir kağıda gideceğiniz yeri yazıyorlar, üstünüze yapıştırıyorlar. Sonra, atla bakalım bu araca diyorlar. Siz de seve seve biniyorsunuz. Tezgah mükemmel işliyor. İki saat sonra Krabi’de garip bir yere vardım. Tezgah devam. Burada adalara bilet satıyorlar. Şehre nasıl ineceğiz. Şu saatte gidebilirsiniz, ama beklemek lazım. Son dakikada tuzaktan kaçış olmadığını anlayıp Koh Lanta’ya bileti alayım bari dedim. 45 dakka bekledikten sonra bir araç geldi aldı beni. Başka bir acentenin önünde bıraktı. Buradaki agresif kadın bir buçuk saat sonra gideceksiniz deyince artık kan beynime sıçradı. Filmlerde kahramanın bu noktaya nasıl geldiğini görüp empati kurarsınız da, elmasını yiyip iplemeyen ilgisiz kişiye kötü gözle bakarsınız hani. O elma yiyenler gerçekten kötüler. Son araca da atladım, iki saat, iki feribot sonra Koh Lanta’ya vardım. Ben sahil şeridinden aşağı devam edecektim. Adam rezervasyon yaptırmadım diye beni merkezde indirmeye kalktı. Bana önceden gideceğin yere kadar abi, dert yok dediklerini söylememe gerek yok herhalde. Efendice bir kez daha anlatmaya çalıştım. Derdi 100 Baht tabi şerefsizin. Baktım nuh diyor peygamber demiyor …’nın evladı, ben de yüzüne gülümseyerek (gençliğinde mahallede Thai Boxing falan yapmış olabilir, sinirime rağmen riskleri hesapladım), yedi ecdadındaki kimseyi atlamayarak biraz söylendim iblis kılıklı vatandaşa. Zenon Paradoksu gibi seyahat. Son noktaya asla varamıyorum. En son fransız bir çiftle tuktuk paylaşıp, artık buralar iyidir herhalde deyip indim bir yerde. Birkaç pahalı yere baktıktan sonra sonraki günlerimi geçireceğim (henüz bilmiyordum) Sea Culture House adlı bungalovlara yerleştim. İlk sorum hamağınız var mı oldu. Daha sonra çok güldük ilk sorumun bu olmasına. Ama ömrümü yediler yolda bu son sefer. Haksız mıydım hamak sormakla?

Bir iki gün daha bir iki gün daha derken aynı yerde bitirdim ada tatilini. Gerçi bunda bitmiş olması gereken yağmur sezonunun devam etmekteki ısrarı da büyük etken. Hemen hemen hergün yağdı. İki İrlandalı hatun bir seneliğine kiralamışlar burayı. Patrondan çok müşteri gibi geziyorlar ortada. Tadını o kadar içtenlikle çıkarıyorlar ki müşteri olarak siz imreniyorsunuz. Aşçıları da fena değil. Servis başarılı. Ada olmasından dolayı fiyatlar normalin biraz üstünde ama rakı masası gibi donatmazsanız masayı, insan gibi iki bira içerseniz o kadar da beter değil. Sakinlik arayan insanlar için kesinlikle aranan yer. İster hamakta takılın, ister günbatımını minderlerden seyredin, ister ılık denizde yüzün, ister kumsalda yürüyün. Sea Culture House sizin mekanınız (buraları yazmak için iki gece oda ücretini düşürttüm hesaptan). Şaka bir yana ortamın rahat olması, havaların kötü olması ve hafif tropik bir adada hayat nasıldır merakım beklediğimden uzun kalmaya itti beni bu adada ve mekanda. Pişman mısın evladım? Değilim hakim bey. Bir daha vaktim olsa bir daha yaparım. Ama bu paragrafın altına da bir dipnot düşmem lazım. Fareleri de sevmeniz lazım bu adada. Başta tıkırtılara kıllanıyordum. Daha sonra görmeye de alıştım bambu kolonların üstlerinde. Sesi çok abarttıkları zaman sağa sola vurup 3-5 dakikalığına susturuyordum. Yiyecek içecekleri ulaşamayacakları yüksekliğe asıyordum. Ama son gün beklediğim oldu. Küçük çantanın ön gözünde unuttuğum çikolata parçası çantamdaki geniş delikle sonlandı. Ne çikolata merakıymış arkadaş, anlayamadım. En azından üfleyerek bizim kulağı, ayak parmağını yemediler diye minnet duydum. Herşey güzel ama bu küçük dostlardan bahsetmek de gerekiyordu. Bir gün ballandıra ballandıra yazmışsın, ama bu yaratıkları yazmayı unutmuşsun demeyin diye bana.

Geri dönersek, birkaç gün tembellik deniz hamak ve kitapla geçti. Sonra ara ara şehre inip kalamarların, yengeçlerin, midyelerin, balıkların tadına baktım. Adlarını hatırlamadığım sıradışı meyvelerden alıp alıp bungalova geri döndüm. Akşamları happy hour saatini bekleyip ikişer bira içtim (yerseniz). Böyle yerlerde zamanın günlerin izini kaybetmek çok kolay. Bir gün de bu mekanda beş haftayı aşkındır ikamet eden, sonra motorla kaza yapıp yamulan Fransız Ferid’in , hasarlı ama halen gitmekte olan motorunu ödünç alıp ada turu yaptım. Dönüşte yağmur bir yağdı tam yağdı. Eski Lanta kasabasını ziyaret ettim, daha sonra Gypsy Village dedikleri, vaktinde deniz göçebeleri olan ama daha sonra buraya yerleştirilip adada balıkçılık falan yapan çingenelerin kasabasını ziyaret ettim. Evler denizin üstüne doğru kurulmuş barakalar. Balkonda gazete okurken balık tutabilirsiniz. Ama gelgitlere dikkat. Suların bu kadar çok yükselip alçalabileceğini hiç hayal etmemiştim doğrusu. Coğrafya dersleri hayalgücünü arzulandığı düzeyde tetiklemiyormuş meğer. Sular çekildiği zaman teknelerin hepsi karaya oturuyor. Enteresan gözüküyorlar. Gelgitler aynı zamanda kayaları da çok iyi saklıyorlar. İlk gün deniz yüksek olunca kayaları görmeyip denize girmeye kalkmıştım. Çok akıllıca değilmiş. Halbuki 50 metre yürünce Sedir Adası gibi yerden giriyorsunuz denize. Tatilin devamında bu taraftan girmeye devam ettim. Ben soğuk denizden ve soğuk duştan hiç hoşlanmam. Deniz suyunun soğukluğundan şikayet etmeden ilk defa denize girdim uzun yıllar sonra. Arada pek sevgili dostlarım olan fillere bir ziyaret daha gerçekleştirdim. Ama bu fil Chiang Mai’da ki gibi çalışkan çıkmadı. Bunun binicisi köyün delisi çıktı. At da sahibine göre kişniyor demek ki. Öyle dura kalka turladık. Ama yine de muhteşem hayvanlar.

Adada böyle böyle geçti günler. Sonra beni tembellikle itham eden mailler almaya başladım. Blog ikinci plandaymış, hamak birinci plandaymış gibi iğneleyen, kalbimi bir bıçak gibi delen mailler. Hamakta huzurla uzanamaz oldum. Günbatımı benim için güneş tutulması gibi karanlık gözükmeye başladı. Yediğim herşey kireç tadı verdi. Bira kafa bile yapmadı. Ben de o dakika anladım ki Bangkok’a dönme vakti geldi.

Bu sefer adada gevşemiş olduğumdan hiç sormadım otobüs direk mi, aktarması, derdi var mı diye. Hayır abi deyip aynı otobüse tıkacaklar bizi nasıl olsa. Öyle de oldu zaten. İlk önce beni almaya, geldiğim gün güneye götürmek için ekstra 100 Baht isteyen şöför geldi. Ben pek iyi işaret olarak yorumlamadım bunu. Allahtan çok gitmeden başka bir minivana attı bizi. Ordan sonra iki saat yol, sonra bekleme, başka bir minivanla 2 saat daha, sonra otobüs. Asıl bomba ben ve arkadaşım gece yarısı mola yerinde yemek yerken otobüsün bizim çantalarla beraber bizi bırakıp gitmesi oldu. 30 dakika deyip 15 dakika içinde gitmeleri bana biraz kötü niyet varmış gibi düşündürdü. Mola yerindeki amcanın yardımcı olmaması bunun geleneksel olabileceğini de pekiştirdi. Biraz polisi arıyoruz, biraz sert çıkış derken başka bir şöför aradı o otobüsün şöförünü. Yarım saat sonra geri döndü sıfatsız. Üzgünmüş bilmemneymiş. Çantaya kavuştuğum için sevindim tabi. Ama Bangkok’a dönünce yeni aldığım kokumun, en üstteki banyo çantamdan aşırıldığı farkettim. En azından daha beteri olmadı. Yoksa 8-9 ay daha aynı terlik, don ve atletle gezecektik. Sırf otobüslerle ilgili blogu açsan açılır arkadaş. Bundan sonra daha dikkatli olmak lazım. Boşluğa gelmiyor bu işler. Bangkok’a geldim yeniden. Ev gibi oldu burası zaten. Aynı tuktukçuyla şakalaşıyorum, önceden anımsadıklarıma selam veriyorum. Ama artık Singapur’a geçme vakti geldi. Biletimi teyit eder etmez güneye uçuyorum. Ordan da ver elini Malezya. Sonra da Caponya…

14 Ekim 2009 Çarşamba

Houay Xhi - Louang Prabang Yolu







Slow Boat...







Chieng Mai’den kuzeydeki şehir Chieng Rai’ye otobüs biletimi aldım. Otobüslerde yaşadığım hayalkırıklıklarını okuyup da üzülen dostlarımı bu sefer sevindirmek için biraz fazladan para ödeyip krallara layık otobüsü seçtim. İstanbul-Ankara çalışan, üç koltuklu VIP otobüslerden hiçbir farkı yoktu. Ben böyle otobüs görmedim desem yeridir. Su ve kek bile verdiler. Çantamdaki suyu daha sonraya saklayabileceğim için daha da sevindim. Kek ise, Saray’ın Tönbek Kek’inin biraz daha iyisiydi. Tatlı tatlı iyi gitti. Yol da rahat geçti.

Bir geceyi Chiang Rai’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden sınır kasabası olan Chiang Khong’a yola çıktım. İki buçuk saatlik yolculuktan sonra sınıra vardım. Tayland tarafında çıkışımı alıp karşıya geçmek için tekne biletimi aldım. 20 Baht olan biletin üzerinde “2” rakamı keçeli kalemle “4” yapılıyor. Turistlere bilet bir anda 40 Baht oluyor. Nehir olan sınırı geçmek için tek seçeneğiniz olan bu teknelerle pek kavga etmek istemiyorsunuz. Ben de kaderime boyun eğdim. Karşıya vardık. Tekneden zıplayıp, sınır binasına gidip formu doldurdum, Bir ay için 35$ lık vize ücretini verdim, haftasonu olduğu için (zaman meramını kaybetmişim, günü bilmiyordum) 1$ da ekstra ücret aldılar. Sonra bir form daha, damga, çıkışta bir vize kontrolü falan derken bir baktım Laos’tayım.

Benim gideceğim yer Luang Prabang. Buraya otobüsle gitmek mümküm ama en güzel yol nehirden gitmek. Slow Boat denen ve iki günde giden tekneler mevcut (gece nehir kenarında bir kasabada konaklayarak). Bir diğer seçenek de speed boat dedikleri küçük ve oldukça hızlı sürat motorları. Bunlar da 6-7 saatte gidiyorlar yanlış hatırlamıyorsam. İyi macera olur diye düşündüm ama çok tekin olmadıklarını hem okuyup hem duymuştum. Arada bu araçlar sayesinde hakkın rahmetine kavuşanlar bile oluyormuş. Ben şerbetliyim ama ıslanmaması gereken çok malzeme var yanımda. Onlara kıyamayınca slow boat ile gitmekte karar kıldım. Hani erkenden yola çıktım demiştim ya, o kadar erken yola çıkmamışım aslında. Son tekne sabah 11’deymiş. Ben de Laos tarafında ki sınır kasabası Huoay Xhi’de bir gün geçirmek zorunda kaldım. Gezginler burayı sadece geçiş noktası olarak kullandıkları için göreceli olarak biraz pahalı, ve fırsatçı satıcıların olduğu bir kasaba.

Ertesi gün için biletimi ve minderimi aldım. Koltuklar çok rahat değilmiş maalesef, bu yüzden bir dolardan biraz fazla ödeyerek minder edindim. Kanım çok ısındı bu mindere. O kadar para ödediğim için, minderimi bütün seyahatim boyunca yanımda taşıyıp, dönüşte maçlara da bu minderi götürüp, fahiş fiyattan incecik köpükleri satan, memleketin fırsatçılarına bir darbe indirmeyi planlıyorum. Ama bakalım minder dayanacak mı??? Ne diyordum, işlerimi halledip sakin bir gün geçirdim. Birkaç Beer Lao yuvarladım. Akşam oldu acıktım. Otelin sahibinin yeğeni olan genç dostum Ta’ya ne yenir buralarda dedim. Köşede ızgara tavuk yapan yeri gösterdi. Gittim. Zorlansak da anlaşmakta, iricene tavuk parçası 15000 kip, pilav 2000 kip dedi (1$ = 8500 Kip civarı). Biraz laklaktan sonra ikna oldum, ama adama da ızgarada taze pişen tavuğu istediğimi 50 kere kadar söyledim. OK dedi. Pilavımı, sosumu getirdi. Koku harika ama sonra ızgaradaki tavuğu aldı götürdü, yerine tezgahta beklemiş olan soğuk tavuğu getirdi. Dedim öbürünü verecektin. Şeym şeym (same same = aynı aynı) dedi. Ben de not şeym dedim. Sonra duvar suratlı kadın patrona gitti. Geldi, bir şey demeden benim pilavı sosu aldı götürdü. Tam da masadaki Laos’lu dostlarla kaynaşıp, ikram ettikleri lao lao viskisinden beleş bir shot attığım sırada, sahibi saklı hakkını kullanıp bana yemek vermeyi reddetti. Ben de mecburen kalktım. Hem viskiye hem tavuğa yandım, gittim başka yerde soğuk bir yemek buldum yedim. Keşke tavuğu yeseymişim, en azından viski beleşe gelebilirdi. Akabinde akşamı sakin geçirip uyudum.

Ertesi sabah erkenden (bu sefer de fazla erken, çok bekledim…) gidip tekneyi buldum. İnce uzun, iki tarafında tahtadan yapılmış koltukları olan vasıtada yerimi aldım. Sonra bir sürü beyaz adam doluştu içine. Sıkış tepiş olduk. Adamlar teknede herşeyi düşünmüş, fahiş fiyattan Beer Lao bile var. Sonra bir takım beyaz adamlar Beer Lao denen ateş suyuna saldırdı. Ben direndim. Yol uzun, Ganj’dan kurtardık kendimizi, Mekong’a kafa güzelken düşmemek lazım. Altı buçuk saatlik yolculuktan sonra Pak Beng denen kasabaya yanaştık. Ellerinde pankartvari otel bilgileriyle bizi bekleyen satıcılar yanaştı. Ben yürümeye devam ettim. Ucuz bir yer buldum. Bu tür durumlarda, sonunda, pankartla yanaştıkları zaman “git dostum” dediğiniz insanların otelinde son bulunca komik oluyor. Önceden niye artistik yaptın o zaman düdük, der gibi gülümsüyorlar. Ama bu kasabada başıma gelmedi (sanırım!). Burası da sınırdaki kasaba gibi bir gecelik konaklama noktası. Haliyle biraz sevimsiz ve kayda değer bir şey yok.

Sonraki sabah bizi daha küçük bir tekneye bindirdiler. Bir gün önce çok erken gittiğim için bu sabah da geç gideyim dedim. Çok geç gitmişim, çünkü gittiğimde herkes yerini almıştı. Çantayı arkaya bıraktım. Sonra yer aramaya koyuldum. Arka tarafta biraz daha geniş koltuklar var. Yalnız oturan bir kız vardı, çantasını da koltuğa koymuş. Dedim burası müsait mi? Değil, ön tarafa geç gibilerinden bir şey söyledi. Sabah daha afyon patlamamış, kıza bakıp, dilimizde para karşılığı cinsel ilişkiye giren kişi anlamına gelen kelimeyi telaffuz edip ön tarafa yürüdüm. Buralarda tıklım tıklım. Daha da geliyor insanlar. Ben de arkadaki plastik bahçe sandalyelerinden birine geri döndüm. Tam da barın yanı. Yola çıktık, yeterli koltuk ta yok, herkes arkadaki boşlukta toplandı. Mavi dolmuşlar gibi oldu burası. Uzatmayayım, sekiz saatlik yolculuktan sonra Luang Prabang şehrine ulaştık. Ama teknenin kalabalığından ne adam gibi fotoğraf çekebildim, ne de yayılıp rahat edebildim. Herşeye rağmen iyiki de tekneye binmişim. Yemyeşil doğanın içinde tekneyle süzülerek yol almak oldukça keyif verici. Yorucu da olsa değdi. O yorgunlukla tam anlayamadıysam da Luang Prabang çok sevimli ve huzur bir dolu şehre benziyor. Biraz daha inceleyeyim, hemen paylaşacağım…

9 Ekim 2009 Cuma

Chiang Mai







Filler ve Çimen...







Biletimi alıp konforlu olacağını beklediğim otobüse bindim. İlk izlenimim oldukça iyiydi aslında. Alan geniş, koltukları geniş, arkaya da yatıyorlar. İnsan daha ne ister dedim. Ama iki saat sonra koltukların tahtadan yapıldıklarını kavradım. Kıç baş yine tutuldu. Yanıma da sevimsiz bir punk hatun oturmuştu. Ense alttan kazınmış, saçlar üstte uzun. Ensede ve kollarda garip dövmeler de var. Muhabbet olsun diye dövmelerin güzelmiş dedim. Cevap vermeyince ben de küstüm. Zaten 15 dakika sonra, yolun sonuna kadar uyanmamak üzere sızdı. Okuma lambası da çalışmıyordu. Şöföre sordum, gözlerini alıyormuş, öyle dedi. Herşeye rağmen Nepal’e kıyasla rahat bir yolculuk oldu.

Şehre varınca da ucuzundan bir yer edindim. Geceliğine iki dolar ödememe rağmen sıcak su ve tuvalette tuvalet kağıdı bile vardı. Sevindim. Sonra buradaki trekking turlarından birine yazılmaya karar verdim. Burda şehirden ziyade etrafı gezilmeye değer. Turumuz bol yürüyüş, dağ köyüne ziyaret ve konaklama, ikinci gün daha çok yürüyüş, ve son gün biraz rafting ve file binmeyi içeriyordu. Makul geldi.

Çıktık yola, ilk durak birkaç kelebek ve orkidelerden oluşan bir botanik parkıydı. 10 dakikada gezdik. Sonra dağbaşında yiyeceğimiz gıdaları almak üzere pazarda durduk. Akabinde de yürüyüşe başlayacağımız durağa geldik. Sonradan çok arayacağımız kamyonetten indik, pilavımızı yedik, başladık yürümeye. Hafif inişlerden çıkışlardan sonra yol biraz dikleşti. Nefes alış verişler biraz zorlaştı. Yapış yapış olduk tabi. Sonra bir mola, ve küçük bir şelalede ferahlama. Devamında yokuşlar biraz daha dikleşti. Bizim sandaletlerde sukoyverdi. Ayaklar yamuldu. Kaya kaya tırmandık köye kadar. Ama elden ayaktan da kesildik vallaha. Ama köylüler herşeyi düşünmüş, fahiş fiyattan soğuk bira getirmişler dağ başına. Biz de susamışız. Dört tane kadar yuvarlayıp kendimize geldik. Elektrik yok. Bambu bir evin ortasında yaktılar odun ateşini. Ben de ateşle oynamayı severim (küçükken mahalleyi yakmıştım. Ama evleri değil. Birkaç mandalina ağacı gitti, o kadar). Azcık kurcaladım ateşi, odun falan attım. Rehberimiz de gitar çaldı. Keyiflendik. Saatin sabahın beş gibi geldiği saatte, halen dokuz buçuk civarıydı. Elektrik olmayınca zaman yavaş ilerliyor. Bu insanlar günbatımından sonra ne yapıyorlar acaba vakit geçirmek için? Bize göre yapacak birşeykalmayınca temiz bir uyku çektim.

Ertesi sabah sıkı kahvaltımızı yaptık. Baktım bir köylü ve bizim rehber bambulara giriştiler tam köyden çıkarken. Allah allah derken, içinden çıkan kurtları toplamaya başladılar. Akşam yemeği dedi. Aç kalacak halimiz yok, deneriz deyip destek verdik daha çok kurt toplaması için. İşlem bitince ufak bir bambu parçasının ağzına biraz ot tıktı kaçmasınlar diye, attı çantaya. İkinci günün yürüşü biraz daha hafifti. Ama yürüdüğümüz yerler Rambo II’de John Rambo’nun gezdiği arazileri andırıyordu. Nehir kenarında, 50 cm eninde patikalarda bata çıka ilerledik. İki güzel şelalede mola verdik, yüzüp serinledik. Doğa şahane, manzaralar şahane. Sonra kenarda yol olmasına rağmen grupça devrilmiş bir kütüğün üzerinden geçmeye karar verdik. Ben kütüğün ortasında durdum nedense. Durunca başım döndü, dizlerim titredi. Bungee’yi nasıl yaptım diye düşündüm o an. Nehire de düşmemek lazım. Sırtta çanta var, kafa zaten delik deşik. Bir şekilde geçtim kütüğü düşmeden ama nasıl hatırlamıyorum. İkinci günün sonunda yeni kamp yerimize ulaştık. Burda geceleyip, sabaha fillere bineceğiz. Biraz rafting yapıp ve boyunları uzun ve halkalı olan bayanların yaşadığı köyü ziyaret edip gezimizin sonuna geleceğiz. Akşam yemeğimizi yedik. Tatlı niyetine de kızarmış kurtları yuttuk. Fena değildi ama yakmışlar. Cips gibi gitti ama birayla. Sonrasında fil bakıcılarından biri çıktı geldi. Paşa zil zurna. Üzerine dört tane daha Chang birasından götürdü. Ben bile şaştım. Baya bir zırvaladı, ben de kendisine alkollü file binmenin zararlarını anlatmaya çalıştım. Dinlemedi. Ben de sinirlendim, gittim yattım.

Turumuzun son günü aksiyon dolu olacaktı. Uyandım ve hemen gittim ve filim için hazırlanıp giyindim. Bu dev cüsseli hayvanlardan birini nehirde yıkanırken seyrettim. Temiz hayvanlar, sabah banyosunu ihmal etmiyorlar. Çalışkanlar da… İşten kaçmıyorlar. Sıramız gelince bindik bizim file. Bolca muz da aldık besleyelim diye. Tam ilerlemeye başladık, hayvan durup hortumunu uzatıyor muz diye. Bir tane veriyorsun, 10 metre gidiyorsun, bir daha muz diye duruyor. Bizim muzlar çabuk tükendi. Sinirlendim. Az ileride bir baktım “drive through” yapmış elemanlar. Filin sırtında yanaşıp muz alıyorsun. 20 papel daha bayılıp muz takviyesi yapıyorsun. Tezgahı iyi yere açmışlar. Bu da fino değil, fil. Ağacını ver muzun, onu da yer. İkinci taksit muzlar da bitti ama allahtan başka tezgah yokmuş da batmadan fil gezimizi bitirdik. Bazen öyle tepelere tırmandı ki filler, düşsek bu hayvanın altında alacağım şekli hayal edemeden duramadım. Ama büyük ihtimal bir şeklim olmazdı. Yağmur ormanlarına dağılmış atomlar kalırdı geriye. Sonra doğaya dönerdim. Sonra bir bitki yeşerirdi. Çiçek açardı. Ben de o çiçek olurdum. Eşkıyaaaa olurdum… Uzatmayalım değil mi. Ne diyorduk, evet, biraz alıştıktan sonra adeta çocukluktan beri bu işi yapıyormuşçasına filin boynuna oturdum. Deri zımpara gibi, kulaklarıda salladıkça bizim bacaklara vuruyor. Dere tepe derken bir iki sallandık ama salimen vardık son durağa. Hayatımda file bineceğim aklıma gelmezdi. Ama kaplanlardan sonra bu hayvanlara da hayran kaldım. Kaplan mı, fil mi deseniz, ne derdim acaba. İki evladını birbirinden ayıramayan bir ebeveyn gibi, ikisi de benim için aynı derdim herhalde… Zaten bizim rehberle ortak fil işine girmeye karar verdik. 30000 dolara falan alınabiliyormuş. Ama araba değil tabi bu, öldümü gitti yatırım. Arada tarlalara falan da daldılar mı vuruyorlarmış. Bir de yatırımın geri dönüşü 10 seneyi bulabiliyor. Hesabı kitabı yapınca mantıklı gelmedi. Ben de rehbere kesin giriyoruz olum bu işe dedim. Seneye iki fille başlayıp, bütün bu bölgenin kralı olacağız dedim. Ama işin risk boyutundan dolayı bunları samimiyetle söylemedim maalesef. Günahı boynuma.

File bindikten sonra geri kalan aktiviteler gözümde biraz zayıf kaldı. Rafting falan çok kayda değer değildi açıkçası. O yüzden yazmayacağım. Uzun ve halkalı boyunlu kadınların köyü ise bence nahoştu. Giriş ücreti var. Biz tura dahil aldığımız için ödemedik ama sadece görünümleri yüzünden ziyaret edilmeye devam ediyorlar, ve bütün gün orada oturup birşeyler satarak hayatlarına devam ediyorlar. İnsan ziyaret sırasında bile kendini kötü hissediyor. Tur ise olağanüstü olmamakla beraber yapmak istediğim birkaç aktiviteyi içeriyordu. Sonuçta hesaplı oldu ve sevimli rehberimizin de çabalarıyla eğlenceli geçti diyebilirim.

Chiang Mai’ye geri döndük. Başka bir ucuz yer bulup yerleştim. Arka masada bir sürü insan kelle olmuş eğlenirken ben çalışıyorum ve bu yazıyı yazıyorum. Beni de davet ettiler. Sanırım masadaki beleş rum bitmeden yetişmem lazım. Şişenin dibine az kalmış. O yüzden şimdilik bu kadar dostlar. Bir aksilik olmazsa Laos’tan yazacağım...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Yüzen Pazar, Kwai Köprüsü ve Kaplan Tapınağı








Kaplan ve Ejderha...






Gördüğünüz üzere boş durmuyorum arkadaşlar. Sadece sizler için hayatımı tehlikeye atmaya devam ediyorum. Bangkok çevresinde görmek istediğim yerler vardı, ben de makul fiyata tur ayarlayıp üçü bir yerde yapmaya karar verdim. Sabah asker gibi dikildim. O sırada henüz deli olduğunu bilmediğim kaptan geldi aldı beni diğer katılımcılarla beraber. Ne bastı gaza arkadaş. Ve de araçların dibine kadar girdikten sonra frene. Aynı sarı dolmuş şöförü çıktı. Haliyle ben diğerlerine göre daha az gerildim.

Sabah ilk iş Yüzen Pazara gittik. Oldukça turist çeken bir bölge burası. Pazardan daha çok bir gösteri yeri olmuş. Alışverişin ne düzeyde döndüğünden emin değilim. Nehrin yarısı sabah kayığına satacaklarını doldurup gelmiş, UFO gören masum köylüler. Diğer yarısı da kalan kayıkları kiralayıp bu masum köylüleri belgelemeye çalışan beyaz adamlar. Kayıklar, yemek pişirenler, meyve, şapka, gıda satan köylüler tarafından kullanılıyor. Arada sürtüp geçip ilerliyorlar bir şekilde. İlerlemedikleri diğer arada da alışveriş yapıyorlar. Kimbilir eskiden nasıldı? Asıl pazar kanalının etrafı gözalabildiğine dükkanla dolu. İncik boncuk satan var. Piton yılanıyla fotoğraf çektirip para alanlar var, şapka satan var. Var allah var. Pazar yeri, yüzen kısmının dışında maksadını aşmış gibiydi. Ama yine de görmeye değerdi.

Burdan da Kwai Köprüsü’nün olduğu yere devam ettik. Bir müze var. Savaş müzesi. Kendi adıma çok bakımsız buldum. Maketlerin üzeri örümcek ağlarıyla dolmuş. Bazı araçların sergilendiği camekanlar toz içinde. Müze de çok zengin bir müze değil. Olması da gerekmez ama biraz daha titiz olunabilirmiş temizlik açısından bence. Burası da yüzen Pazar gibi, adının içinde Kwai geçen, 50 kadar restoran, dükkan, hediyelik eşyacıyla dolmuş. O kadar insan ölmüş, ama biz turistler elde gazozlar etrafta gezip boş boş bakıyoruz dükkanlara. Ama o süper filmi seyredip, ıslıkla dıdıt, dıdıdıdıtdıtdıııııı (yazması zormuş, kafanızda canlandırın işte) diye mırıldanarak yıllarca gezdikten sonra burayı ziyaret etmemek de olmazdı bence. Tur aldığımız için burada da çok vaktimiz olmadı. Son istikamet olan Kaplan Tapınağı’na doğru yola çıktık.

Bu tapınak bir Budist Tapınağı. 1994’te açılmış. En baştan beri yabani hayvanların korunduğu, barınabildiği bir mekan. İlk kaplan 1999 yılında katılmış. Annesi avlanmış bir yavru burda son bulmuş. Zaman içinde bu sayı artmış. Hatta büyüyenler üremeye bile başlamışlar. Sonuç olarak pek çok hayvanın barış içinde yaşadığı bir tapınak burası (kaplanlar ayrı tutulduğu sürece tabiki). Neyse, biz de paramızı verdik girdik. Şansımıza yağmur topladı hava. Koşturarak kaplanlara doğru yol aldık biz de. Vardık yerlerine. Ne güzel hayvanlar bunlar yahu. İlk görünce aklıma hemen Kızılmaske geldi. Tebessüm ettim. İstediği kadar ormanda 10 kaplan gücünde olsun Fantom, nah başeder bu devasa yaratıklarla. Bunu fotoğraf çektirtmek için yanlarına gittiğimde daha iyi anladım. Sıraya giriyorsunuz, sonra bir görevli gelip elinizden tutuyor, sizi kaplan kaplan gezdiriyor. Hepsi farklı yerlerde zincirli ama aslında küçük bir alan burası. Allah razı olsun kendisinden, diğer görevli de makineyi alıp her kaplanda tak tuk çekiyor fotoğraflarınızı. Belki muhteşem kalitede olmayabilirler ama iyi niyet önemli bence. Bu arada, Hayvanlar alışık ellenmeye. Görevli kız bana da elle elle bişey yapmaz dedi. Benim surat Bungee Jumpingden hemen önceki rengi aldı tabi. İlk bir ikisine elimi yaklaştırdım ama yemedi. Hafif tüylere dokundum. Baktım görevli kız dan dun koyuyor kayvanın sırtına bana cesaret vermek için. Aha dedim, dönüp bizim küçük kel kafayı bir seferde götürecek bu yaratık. Hele bir tane pehlivan vardı içlerinde, pençe benim kafadan büyük. Bir tanesini hafif sevdim ama o iri kıyımmıydı hatırlayamıyorum. Severken kafayı şöle arkaya çevirince ben hızla kalkıp diğer kaplana devam ettim. Biraz bulandı kafam o ara, kusura kalmayın. İstanbul’da hergün kaplan ellemiyoruz. Dedim nerdesin ya mübarek Totoro. Ne ufak ve sempatikmişsin sen.

Yağmur hafiften başlamıştı, artınca da diğer tarafa, iki tane yavru kaplanın olduğu yere devam ettik. Bunlar daha az korkunç tabi. Oyuncu da veletler. Bakıcılarıyla falan sürekli oyun peşindeler. Hiç ciddiyet yok, ağırlık yok. Hep şaklabanlık. Ama bunlar çok sevimliydi. Onlar soytarılıklara devam ededursunlar, öbür tarafta biberonla dana kadar kaplana süt veren rahip dikkatimi çekti. Üç beş biberon içti herhalde hayvancağız. Yaşı mı ufak, kemik erimesi mi var anlamadım. Hayvan kocamandı (İnanmıyorsanız fotoğrafa bakın arkadaşım. Belgeledik). Ama hala süt içiyordu. Ne yalan söyleyeyim, gidip de sormadım kaç yaşında bu diye. Gitme vakti de gelmişti zaten. Geç kalırsak bizim deli kaptan gaza daha da basar diye vakitlice dönmeye çalıştım buluşma yerine. Vardım ama yine bastı gaza adam… Kaplanlardan daha tehlikeli. Ama bu günü de salimen atlattık. Vallaha bir daha yazacağım: bu kaplanlar doğaüstü varlıklar. Neyse, artık Bangkok’a bir süreliğine veda etme vakti geldi. Azcık da kuzeye bakalım….

2 Ekim 2009 Cuma

Bangkok







Bangkok...







Bangkok yazısı da azcık gecikti sanırım. Ama Hindistan’tan gelince böyle oluyormuş burada. Muhteşem havaalanı ve hayatımda vizesiz girdiğim ilk ülke olması beni baştan çakırkeyf etti zaten. Akabinde de Th Khao San Road yakınında yer alan ucuz turistik bölgeye yerleşip barları ve gece hayatını keşfettim. Bu da tam sarhoş etti. Bir iki gün tadını çıkarmaya karar verdim buradaki gevşek hayatın. Zaten havalarda çok iyi gitmiyordu. Sürekli bulutlu ve arada da yağmurlu. Tabi bütçeyi sarstı burası biraz. Allahtan Seven Eleven her yerde var da kocaman Chang birasını 40 Bahta alabiliyoruz (Bir dolar 33 baht civarı). Yemekler de tam benim ağzıma layıkmış. Sabah akşam karides kalamar yutuyorum şerefsizim:)

Bu birkaç günde, sadece sizlere aktarabilmek için gece hayatının değişik yönlerine de dahil oldum. Ama seyirci olarak sadece. Yanlış anlaşılmasın rica ederim. Hindistan’da tanıştığım üç ingiliz gençle burada da karşılaştım. Gidip görelim abi, ne oluyor ne bitiyor diye ısrar ettiler. Çocukları kıramadım. E yaşça da büyüğüz, başlarına bir şey gelir diye biraz ürktüm ve istemeyerek kabul ettim. Şimdi adını tam hatırlayamadığım başka bir bölgeye gittik. Bazı şovlar gördüm ama burda pek anlatmak istemiyorum açıkçası. Ama ben bu yetenekli arkadaşları gerçekten çok takdir ettim. Hem müessesenin bütün çalışanları (hepsi bayan) da aşırı cana yakındı. Eğer bu canayakınlık Nevizade’de olsa hergün giderdim diye düşündüm kendi kendime. Ama bu canayakınlık orda olsa, pek çok kimse oradan çıkmazdı ya neyse… Şovun akabinde kulüpler neye benziyor diye de bakalım dedi gençler. Yine pek istemeyerek kabul ettim. Ben şahsen dans müzik falan bekliyordum ama yanlış kulüplere giriş yaptık sanırım. Canlı alabalık satan bir lokanta hayal edin. Girince karşınızda kocaman bir akvaryum var. Ve balıklar “beni seç, beni seç” diye el sallıyor (evet bu balıkların elleri de var). Zaten niyeti bozan biri bile bu akvaryumvari manzaraya gülüp dışarı kaçar. Sanırım gece hayatı ile bu kadar detay yeter. Zaten ben de fazlasını bilmiyorum. Çocuklara “abiniz sayılırım, ama ben bu kepazeliklere de daha fazla dayanamam” dedim ve otelime geri dönüp kitabımı okudum…

Turistik yerleri de ihmal etmedim. Yoğunlukla altın renkli ama diğer her türlü renklerle de bezenmiş parlak tapınakları ziyaret etme şansım oldu. Muhteşem renkler ve enterasan mimarileri ile gözalıcı yerler. Haliyle de kalabalık. Sabah boş bulunup şort giyerseniz benim gibi, bir eflatun pantolon için kapıda bir saat dikiliyorsunuz. Terlemeniz de cabası. Ama gezdiğime değdi. Grand Palace şahane bir yermiş. Wat Arun da nehrin öbür tarafında. Sonrasında oraya devam edeyim dedim. Motora atlayıp karşıya geçerken iki Budist rahibin yanına oturdum. Fotoğraf çekebilir miyim diye sordum (Fotosunu göreceğiniz arkadaş flickr’da). Tamam dedi. Sohbete başladık. Zaten elinde bir torba kitap var arkadaşımın. İngilizce süper. Muhabbet koyulaştı. Eşyaları bıraktıktan sonra geldi buldu beni. Ben de Lipton Ice Tea ısmarladım kendisine (zaten sakın bira alıp gelme ha diye tembihlemişti). Nehrin kenarında iki saat muhabbet ettik. O da benim gibi 30 yaşında, ama 18 senedir rahip. Dünyevi hiçbirşey yok. Kendisine de nasıl yaptığını sordum zaten. Biz de insanız, arada bizim de isteklerimiz oluyor tabi dedi. Ama meditasyon ve disiplinle bu düşüncelerden uzaklaştıklarını söyledi. Hatta kuzeydeki kızların çok güzel olduğunu kendisinden öğrendim. Uzun ve keyifli bir sohbet oldu yeni dostumla. Aklıma hiç budist bir rahip dostum olabileceği gelmemişti. Bir de kısa dönem rahipler var etrafta. 3-4 ay rahiplik yapıp normal hayata geri dönüyorlar. Sohbetimiz sırasında birkaçı geldi bu kısa dönemlerin. Bir baktım bir tanesinin kolu dövmeli, bir de sigara yaktı, cep telefonunu çıkarttı. Ben de şaşkın şaşkın baktım tabi. Sonuçta kendi istekleri ile gelip gidiyorlar ve çok fazla baskı olmuyor üzerlerinde. Budist rahiplerinden bizim astsubaylar gibi giriştiklerini sanmıyorum diğer rahip adaylarına…. Dostum da bu onlrın tercihi dedi. Bu arada Liverpool taraftarıymış dostum ama Roberto Carlos’lu feneri de biliyor tabi (kim bilmez ki? bu arada fener napıyor yahu? Bir allahın kulu da haber vermiyor. Derbi ne zaman? Cimboma daha geçirmedik mi?). Biraz da futboldan konuştuk haliyle. Saat geç olunca nehrin öbür tarafına geçtik tabi. Biraz gıda lazımdı. Ben de bir yer bulup, deniz ürünlü yemeğimi ısmarladım. Acı yapın dedim. Az değil mi dedi arkadaş. Ben, baya acı yap dedim. Etraftakilere bakıp acı istiyor bu saftirik dedi sanırım. Çünkü herkes çok eğlendi, güldü. Yemek geldi, içine bir iki süs biberi doğramış. Bana dokunmadı tabi. Yemek bitince ben gittim yanına, dedim acı koymayı unuttunuz mu? Kek gibi baktı önce ama vaaayyy bee falan gibilerinden bir şey mırıldandı. Bu sefer ben kalabalığa dönüp güldüm. Bu mu acı dediğiniz yemek falan dedim, anlamadılar. Sanırım iddialara girerek yemek işini beleşe getirebilirim. Denemek lazım.

Şu ana kadar geçirdiğim vakitte Tayland’ı sevdim. Temiz, düzenli. Trafiği belli saatlerde rezalet ma hangi büyük kentin değil. Yemekler harika ve ucuz. İnsanlar canayakın. Ki sadece Bangkok’u gördüm. Burdan kaçınca daha da iyi olacaktır sanırım. Bir iki gün içinde kuzeye devap edip oraları keşfedeceğim. Bir can sıkıcı olay, Çağlayan’ın başına gelen Vietnam vizesini alamamak olayının bende de tekrarlanması. Bir Türk dünyaya bedelken niye Vietnam’a giremiyor, gerçekten anlayamadım. Bir ara yol da bulamadım. Sanırım sağlık olsun deyip önümüzdeki maçlara bakacağız. Laos ve Kamboçya’da daha fazl vakit anlamına geliyor. Neden olmasın?

Yarın gidip nehirdeki yüzen pazar yerini, Kwai köprüsünü ve de Kaplanlı Tapınağı ziyaret edeceğim. Kaplanlarla ilgili meraktayım. Biri beni kapmaz umarım. Gerçekten muhteşem hayvanlar, bakalım yakından nasıllarmış. Biraz mıncıklayıp severiz artık. Sabah ola hayrola. Tur erken, bugün bira yok…