Singapur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Singapur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2009 Pazar

Tokyo

Evet, sonunda Japonya’dayım. Ama Buraya nasıl geldim? En son Kuala Lumpur’a gidip ayarlarım herşeyi diye düşünmüştüm ve yazmıştım. Netekim de öyle yaptım. Pazartesi yolda geçti. Bir gece öncesinde de adaya veda niteliğinde bir gece olduğu için uyumadım. Sabah 06:30’da atladık araca ve akabinde diğer araçlara. Akşam Kuala Lumpur’a vardım. Gittim aynı yere (Bedz KL), bir yatak buldum. Ertesi öğlen aradım konsolosluğu umutsuzca. Aaaa dedi hanfendi, sana iyi haberlerim var, yarın pasaportunu al gel. E madem iyi haberin vardı, niye vermedin??? Öyle demedim tabi, sevindim. Tam alternatifleri düşünürken (ki bunların içinde Bali de vardı ve görmem için çok neden sıralanmıştı) vize çıkınca ikilemde kaldım. Bilet fiyatları da el yakıyordu zaten Bali için. Ben de rotadan şaşmayayım bari dedim. Kazara vizeyi alırsam diye Çiğdem Hanım’ın yardımıyla iki gün sonraya yerim hazırdı zaten Tokyo uçuşu için. Madem öyle kaçırmayayım dedim bu şansı. Hem yılbaşına Sydney’de olmak da var. Liseden arkadaşım Sezgi var orada. Yılbaşında orada olmak zaten ilk plandı. Yatak yemek içki bedava zaten. Sanki kendi evim gibi. Madem öyle dedim, acele et oğlum Efe. Malum, uçuş Singapur’dan. Koşturmam gerek.

Ertesi sabah erkenden kalktım, gittim konsolosluğa, yapıştırttım vizeyi. Çıktım hostele geldim. Çantayı hazırladım, kalanlarla helalleştim, yürüdüm Puduraya otobüs garına. 10:30 otobüsüne bilet aldım. 11:30’da otobüs dolunca kalktık tabi. Singapur sınırı dört saat kadar ama yine de geriliyor insan yetişemezsem diye. Ama yetiştik. Malezya’dan çıkışımı aldım. Singapur’a giriyordum ki bana sigara var mı diye sordular. Kendim kullanmıyorum ama Avustralyada ki arkadaşlar tutturdular Malezya’dan sigara getir diye. Kıramadım çoçukları. Attım çantaya üç paket. Onlar sorunca sigara durumunu, üç paket var ne olcak ki dedim. Ne mi olacak, sen şimdi şu arkadaki odaya geçeceksin kaçakçı dedi (öyle demedi ama ima etti). Geçtim, evrak falan doldurdular, ben bekledim. Ben bir kartondan fazla olursa sıkıntı olur diye hesap etmiştim. Yanlış düşünmüşüm. Evrak işi tamamlanınca gel peşimden dedi bir memur. Otobüs beni bekliyor. Otobüs kaçacak, uçak kaçacak, şimdi içeri de alırlar bunlar beni diye geçiriyorum içinden. Gümrük yetkilisi olduğunu düşündüğüm adamın yanına girdik. Sigara paketleri elinde. Sanki iki kilo eroin anasını satayım. Bilmiyor musun sen yasaları dedi. Bir paket bile olsa beyan etmen lazım. Vallahi bilmiyordum beyefendi dedim. Daha önce hiç suç işledin mi dedi. Kesinlikle hayır dedim. Biraz daha lüzümsuzca konuştu, ben de gülümseyip haklısınız dedim. Otobüs gitti gidecek. Aslında bunun cezası paket başına 200 Singapur Doları dedi. Ama sen saf birine benziyorsun, yanlışlıkla yaptığına eminim dedi. Gerçekten de öyle efendim dedim. Bu seferlik sadece vergisini alıyorum senden ama bir dahakine acımam keserim dedi. Ben de bir daha kesinlikle olmayacak diye yanıtladım ama içimden bir daha geleni öpsünler diye geçirdim tabiki. Ülkeye bak ya, üç paket sigara için bıdı bıdı ediyorlar. Sanki pahalı diye kaçak sokmaya çalıştık, çocuklar Malezya sigarası istedi diye attık ki çantaya. Ödedim 23 Singapur Doları vergiyi kredi kartıyla, çıktım, otobüs hala oradaydı allahtan. Singapur’a salimen vardım. Önceden kaldığım Inn Crowd’da dört beş saat kadar oyalandım. Gece kalmak hem pahalı hem de uçak erken diye gittim havaalanında yattım. Belim hala tutuk. Çok boşluk var sandalyeler arasında. Sabah kalktım bindim uçağa. Jumbo Jet çıktı uçak. Ne büyük uçakmış bunlar yahu. Hiç binmemiştim bunlardan birine daha önce. Ama konuyu dağıtmayalım.

Japonya ve Japonlar hep sempatik ve sevimli gelmiştir bana. Narita’ya kazasız belasız indik. Uçakta gerekli formları zaten doldurmuştum. Girişte vizesiz tak diye aldık 90 günü. Buraya kadar herşey iyi. Gümrük sırasına girdim. Elimde gümrük beyanı. Sütten dilim yanmış, yazdım 60 adet sigara var diye çantada. Başka da bir şey yok zaten. Sırada yorgun yorgun bekliyorum. Önümde iki kişi var. O sırada görevli memur bana doğru yürümeye başladı. Oh dedim, beni boşuna bekletmeyecek, o Singapurlu canilerden sonra bu çocuk çok kral çıkacak, sen geç, beklemene gerek yok diyecek diye bekledim. Beni hakkaten sıradan aldı, ama başka bir odaya götürdü. Sonra bir memur daha geldi. Gümrük beyan kartını aldı. İyice okudun mu dedi. Okudum dedim. Sonra bir dosya çıkardı. Bir daha oku dedi. Okudum, aynısıydı. Sonra okuduğum şeylerin resmini göstermeye başladı. Silah vs. var mı? Yok. Pornografi var mı? Yok, sabit diskte yeteri kadar yer olmadığı için evde bıraktım. Sonra uyuşturucu kısmında her birini vurgulayarak afyonundan girdi, eroininden çıktı. Marijuanasından ecstacy’ye devam etti. E yok kardeşim, napayım, gidip geri alıp mı geleyim. Hem zaten Singapur’dan uçmuşum, orada üç paket sigara için adamı öttürüyorlar, o saydıklarına kelle alıyorlar. Manyak mıyım ben? Sıra üst aramaya geldi. Önce pabuçlar çıktı. İki günlük yoldan sonra o ayakkabılar, çoraplar ellenmezdi ya, elledi saftirik. Ben de içimden beter ol falan diye sayıyorum tabi. Üst baş sağlam arandı. İki çantamın tamamını boşalttılar. Ben arada Barış Manço demeye çalıştım. Bir iki şarkı mırıldandım. Oralı bile olmadılar. Barış Manço’ya bile bu kadar tepkisizlerse birazdan plastik eldiveni de alır gelir bunlar diye gerildim. Ama çantalarım temiz çıkınca işbirliğim için teşekkür edip yolladılar. Japonlara – 5 yazdım girişte. Sanırım benim tip de günden güne kayıyor. Bir de Bangkok’tan aldığım şapkadan kurtulmam gerekecek. Herkes o şapkayla Kolombiyalıya benzediğimi söyleyip duruyordu zaten. Komutan Logar’ın “Pudra şekeri ha, alın götürün bu köpeği, bunu da mutfağa verin” dediği aklıma geliyor sürekli. Uzatmayayım, geç de olsa çıkmaya başardım. Trene 13-14 dolar gibi bir rakam ödedim. Laos’ta o paraya bir günümü kral gibi geçirdiğim aklıma geldi. Hayıflandım. Ama bura Japonya, hamama giren terler. Gerçi girişte sağlam terledik. Ben tabi kalacağım yerin detaylarını falan tam yazmadığım için iyi yürüdüm vardıktan sonra şehre. Sonunda bulup yerleştim oetlimi. Çağlayan da burada kalmış vakt-i zamanında. Ben de bir bildiği vardır deyip geldim aynı yere. Dorm seçtik ucuz (!) diye. Gecesi $30. Ahşap kutu ile kapalı yatağın etrafı. Çağlayan’ın dediği gibi, aynı tabut. Kapağı ne zaman açıp kalbime ahşap kazık çakacaklar diye bekledim elleri sarmısaklı, haçlı adamları. Gerçi sarmısağa bayılırım, ordan bir sıkıntı olmaz ama kalbe kazık, sakat iş. Üç günlük uykusuzluktan ve gerginlikten sonra kapağı hiç açmasalar diye iç geçirirken uyuyakaldım.

Üç paragraf yazdım, daha Japonya’ya gelemedim. Nereden başlasam. -5 yazmıştım ya başta. İnsanlarla muhattap oldukça, soru sordukça, konuştukça +1, +2 olarak puanlar geri gelmeye başladı. İlk trene binişte, metrodan çıkışta, sokakta kime ne zaman bir şey sorduysam işi gücü bırakıp yardım ettiler. Çoğu güleryüzlü. Başlamışken devam edeyim. Çoğunun elinde sürekli bir kitap. Saygıda hiçbir zaman kusur yok. O soğuk havada bile yaşlısı genci hareket halinde. Yürüyorlar, bisiklete biniyorlar, köpek gezdiriyorlar. Bir huzur havası hakim. Hengame olması gereken Tokyo bile huzurlu (12 milyonluk bir başkente göre bence). Öyle korna çalan, yürüsene hemşerim diyenine rastlamadım. Kurallara uyduklarını söylememe gerek yok sanırım. Temizlik desen, böyle temiz yer görmedim. Hayat tarzına gelince… Arada diyetisyenin biri çıkıp Japonlar şunu bunu yedikleri için uzun yaşıyorlar diyor ya. Güzel yemek yiyorlar, o apayrı. Ama herşey bir bütün. Bizim danalara hergün pilav, taze balık, yosun yedirsen ne olur ki? Stresten, millete sinirlenmekten yine geberir 50 yaşında. Anlayacağınız üzere puanlar toplana toplana baya bir artıya geçti. İnsanları gerçekten çok canayakın. Keşke daha uzun gelebilsem, daha çok tanıyabilsem bu kültürü diye düşündürtüyor insana.

Tokyo’dan bahsedeyim biraz. Havaalanından otele tonla para ödemiştim trene. Bu başlangıçmış, başıma geleceklerin habercisiymiş. Öyle çok da hissetmiyorsun. Üfleyerek öptüğü için Japonya, anlamıyorsun ne olduğunu. Günün sonunda bir bakıyorsun cepte 215 yen kalmış. Ancak son metroya yeter. 4-5 dolara da yemek var. Üç öğün yesen, iki de gazoz içsen, gitti 20-25 dolar. Ve tabiki metrosu Tokyo’nun. Yediği para çok ama her kuruşu helal olsun. Ne metro yapmış adamlar. İlk günün yarısını yerin altında geçirdim nereden nereye ve nasıl gideceğim diye. Ama bağlantılarla aktarmalarla her yere gitmek mümkün. Kaç hat var, tahmin bile edemiyorum. Bizim Türkiye tanıtım reklamında semazenler, Boğaz köprüsünün üstünden atlayan atlı ve Kız Kulesi’nin yanında Taksim - 4.Levent metrosunun da kısa bir görüntüsü var ya. O görüntüyü oraya ekleyenlerin (muhtemelen hükümetle alakalayı ya) gelip Tokyo Metrosunu bir görmelerini çok isterdim. Yeraltında restoranlar cafeler dükkanlar. Ayrı bir hayat sürüyor aşağıda. Kazara şehre bir şey olsa yer altında üç sene daha yaşanır rahatlıkla.

Şehir çok büyük. İlk iki gün yeteri kadar gezemedim. Arada iki günlüğüne Kyoto’ya gidip geleceğim. Dönüşte bir buçuk günüm daha olacak Tokyo’da. Biraz daha fazla görme şansım olacak. Şu ana kadar Akhabara’yı (Electric City de deniyor) gördüm. Bir sürü elektronik dükkanının yanında bilgisayar oyunları, slot makineleri, çizgi roman mağazaları, maid cafe dedikleri cafeler de mevcut. Şu maid cafeleri tam çözemedim. Hizmetçi kıyafetleri giymiş kızlar size efendisiymişsiniz gibi davranıyorlarmış. Lonely Planet’ta gördüm, @home cafe diye meşhur bir tane varmış. Gittim. Bir apartmanın en üst dört katı bunların. Kapıda sıra var. Gittim vatandaşa sordum ne iş diye. Sadece oturmak için 700 Yenmiş ($8). Artı yediğin içtiğin. Hem hizmetçimin resmini de çekemiyormuşum. Ben de sahip – hizmetçi ilişkisini çözemeden ayrıldım buradan. Bir dahaki sefere. Akabinde gittim Asaka’da tapınak gezdim. Akşamüstü cıvıl cıvıldı. Tapınağın etrafında konuşlanmış çeşit çeşit dükkan. Işıklar, insanlar. Noel ve yılbaşı zamanı olması daha da kalabalıklaştırmış sanırım şehri. İlk günü kısa kestim. Dört buçuk aylık tropikal ülkelerden sonra kış da çarptı beni. İçeri dışarı, sıcak soğuk derken biraz salladı bünyeyi soğuk. Otele girmeden Seven Eleven’dan bir küçük Sake, bir kalıp beyaz peynir aldım. İçim ısınınca da gidip erkenden girdim tabutuma.

Ertesi sabah en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Tsukiji Balık Pazarına gittim. Dünyanın en büyük deniz ürünleri pazarıymış. Eskiden pazarlıkların yapıldığı soğuk oda kısmı da açıkmış herkese ama artık değil. Birkaç kendini bilmezin “o balığa o para verilmez kardeş” deyip müdahele ettiğini tahmin ediyorum. Ben de ayakaltında istemezdim bir sürü adam. Asıl pazarda bile kötü hissediyor insan kendini. Tam bir kare çekeceksin, adam elinde kasayla geçip omuz atıyor. Gözleri ise, görmüyor musun iş yapıyoruz burada, kıracam makineni şimdi ha gibilerinden bakıyor. Sorry sorry diye diye aralarda geziyorsun. Ama ne Pazar arkadaş. Ne balıklar, ne yengeçler, ne kabuklular, ne kalamarlar, ne ahtapotlar. Donmuş dev ton balıkları, kılıçbalıkları. Donmuşları, sanki kalasmış gibi, marangozların kullandığı elektrikli testere benzeri aletlerle kesiyorlar. Çözülmüşleri kılıç gibi buçaklarla doğruyorlar. Ayrıca hayatımda belgesellerde görmediğim envai çeşit şey var bu pazarda. Biz denizden babam çıksa yeriz diyoruz. Atıyoruz. Japon babasını tutsa, getirip mezata satacak. Akşama da yiyecek gerçekten. Ben saygıyla eğiliyorum bu ırkın karşısında, denizle ilgili olan şeylerde.

Burayı baya bir gezip çıktım. Karnım da acıktı. Baktım ilerde sıra var. Orada Singapurlu olduğunu sonradan öğrendiğim elemana ne iş dedim. Vallaha benim rehber kitap en uzun sıra neredeyse, git bekle, orada ye diyor dedi. Ben de girdim sıraya. Sırada beklerken resimlerden seçebiliyorsun ne yiyeceğini. Numarasını söylüyorsun. İçerisi bar gibi. İnsanlar otururken arkalarından zor geçecek kadar dar. Ama kapıda bir kuyruk, akıllara ziyan. Ben resimden pilavüstü çiğ ton, havyar, ve bişey daha olan tabağı seçtim. Biraz pahalıydı ama ne kahvaltıydı. Mide bayram etti. Hergün yerim ben bu yemeği. Bu pazarın sokak kedisi olmak varmış dünyada. Tabiki Japon yemeklerini öğrenmeye karar verdim bugün.

Karnı doyurup Ginza’ya gittim. Burası New York 5. Cadde, Bağdat Caddesi arası bir yer. Haftasonu ve tatil zamanı olması itibariyle tıklım tıklımdı. Güzel giyimli insanlar pahalı dükkanlardan alışveriş edip kaliteli mekanlarda yemek yiyorlardı. Ben ne güzel giyimliydim, ne de alışveriş edecek param vardı. Uzatmadım burayı gezmeyi, Harakuju’ya devam ettim. Burası kendini kaybetmiş gençlerin absürd kıyafetler giyip takıldığı, bu kıyafetleri temin ettiği, daha çok batılı tarzda yemekler yiyip eğlendiği bölge. İlginç olabilir dedim. Oldu. Orta lise çağında ne kadar genç varsa kostümümtırak kıyafetlerle geziyordu ortalıkta. Ananız babanız yok mu sizin diyesim geldi. Sonra baktım bazıları anaları ve babaları ile de geziyor o kılıkta. Vallaha hoşgörülü millet bu Japonlar. Bu gençlerin harçlığı bol olduğu için misket ya da İtalya 90 Dünya Kupası’nın (19 sene oldu mu ya) futbolcularının stickerlerinin beşlik paketlerinden alacak halleri yok ya (5 futbolcum kalmıştı, tamamlayamamıştım kitabı). Bunlar da parayı kostümlerine harcıyor. Para onların hayat onların. Neyse, burayı da böyle kapattık. Akşama Kyoto yolcusuyum. Daha otele gidip çantayı alıp, Tokyo istasyonuna devam edip, iki saat orada takılıp, otobüsle Kyoto’ya geçeceğim. Yedi saatmiş, kötü değil. En ucuz otobüstü. Otobüsün de en ucuzunu aldım ama gidiş dönüş 10,000 Yen vallaha. 100 dolardan fazla. Belki kazara da olsa planladığımdan kısa olması iyi oldu Japonya’nın. Yoksa batacaktım. Kyoto’da da tempo yoğun olacak. Çok güzel şeyler okudum duydum bu kent hakkında. Yorgunluktan gözlerimi açabilirsem güzelce gezip göreceğim. En kısa zamanda yazacağım.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Kuala Lumpur


Birkaç arkadaşla sabahtan kalktık, kaldığımız hostele yakın otobüs durağına gittik. Buradan Malezya’da, yarımadanın güneyindeki Johor Bahru kentine gitmek mümkün. Bu kentten de Kuala Lumpur’a otobüs bulmak kolaymış. Fiyatlarda Singapur’dan alacağınız direk biletin yarı parasına geliyor. Johor Bahru Bileti 2,5 Singapur doları gibi bir rakam. Yalnız biz bir ayrıntıyı atlamışız, bayram tatilinde yola çıkmışız. Durakta bir baktık sıranın sonu yok. İpini koparan (biz dahil) Malezya’ya gitmeye çalışıyor. Bir ingiliz, bir alman, bir ispanyol bir de ben girdik sıraya. Biraz ilerleyince anladık ki biz yanlış sıradayız. Diğer sıra daha çabuk giden ekspres otobüslerin sırası. Uyanık İspanyol kızla alman eleman hafiften geçişi yaptılar öbür sıraya. İngiliz ve benden oluşan odun ekip paldır küldür dalmaya çalışınca bilinçli bir Singapurlu bayan işimize taş koydu. Burası farklı bir sıra bayım, geçiş yok maalesef dedi. Biz de mecburen “oooh, kusura bakmayın” dedik. Sonra ingilizle biraz safa yatıp napsak diye tartıştık. Mecburen öbür sıranın arkasına geçip tekrar beklemeye koyulduk. Ama sıra çabuk ilerledi. Benim derdim İspanyol kızın bir önceki akşam pişirdiği İspanyol omletinin kalanlarının kahvaltı olarak mideye indirilmesiydi açıkçası. Kız poşete koyup gelmişti sabahtan. Ama onları kaybettik. Aç aç bindik otobüse. Çıkışa gelince indik otobüsten, çıkış damgasını vurdurduk. Sonra tekrar otobüs sırasına girdik. Baktık bizim arkadaşlar sırada ilerdeler. Bu sefer yumuşak geçişle yanlarına kaydık. Omlete kavuştuğum için mutlu oldum. Otobüse atladık, Malezya sınır kapısında tekrar inip binaya girdik. Buradaki binada konser salonu gibi bir yer. Kocaman ve modern. Uzun bekleyişten sonra 90 günlük girişimizi alıp bir daha otobüs.Bu sefer İspanyol kız tam kayboldu. Sıraya önceden girmişti. Omletle birlikte sırra kadem bastı. Hala da açım. Trafikle cebelleşip Otogara vardık. Bir yemek, sonra Efendi adlı garın efendisi arkadaşla biraz geyik ve sıkı pazarlıktan sonra 27 Ringgit’e (1$ = 3,2 Ringgit civarıydı yanlış hatırlamıyorsam) kıyak bir otobüsten bilet aldık. Dört saatlik rahat yolculuktan sonra Puduraya otogarına vardık. Burası şehrin göbeğinde. Chinatown beş dakika, Golden Triangle adlı bölgedeki Guesthouselara 10 dakika yürüyüş mesafesinde.

İlk önce arkadaşların bize tavsiye ettikleri Dragon Inn adlı guesthouse baktık. Eski bir sinema olan bu binanın yatakhanesi hastaneyi andırıyordu. Sevmedik, çıktık. Sonra Alaattin’in cini kılıklı, uzun boylu, iki kulağı küpeli bir vatandaş makul bir fiyata oda var deyince düştük peşine. Basit bir oda gösterdi, adam başı 15 ringgit olunca ve yorgun olunca kabul ettik ilk gece için.

Sonra sokağa çıkıp yemek yedik. Alman çocuk içki içmiyormuş. Garip geldi. İçmeyen alman. Hayra alamet değil. İngiliz ve ben hafif bir tebessümle baktık şanssız çocuğa. Yemekte bir bira kırışmıştık İngilizle. Sonra yine Singapur’da ki arkadaşların tavsiyesine uyup Reggae Bar’a bakalım dedik. Alman gitti yattı, biz de gittik bara. Burdan sonra yalan yok, bira viskiden pahalı olunca ve viskiyi de cömertçe katıverince arkadaşlar bardağımıza, viski kolaya dadandık. İki de komik hollandalı kız vardı. Muhabbet ettik biraz. Saat sabah üç gibi bizi bardan attılar. Attılar derken, bar kapandı, yanlış anlaşılmasın. Baktık ingiliz arkadaş kaybolmuş. Ben de kızlarla 1-2 bira daha içtim sokaktaki mekanlardan birinde. Sonra otele gittim. Sabah olunca duydum ki bizim ingiliz arkadaş otele giriş kodunu (bize kağıda yazıp vermişlerdi, kağıt bendeydi, kağıdı bulamasam ben de giremiyordum) hatırlayamadığı için sokakta uyuyakalmış. Birileri görüp otele haber vermiş de kapıyı açmışlar. Ben türk olduğum için bana birşey olmadı ama. Sonraki gün daha iyi bir yere gidip yerleştik. Bedz Kuala Lumpur isimli mekan azıcık pahalı olsa da (30 ringgit) baya güzel Hostel. Kullanıma açık mutfak, free wi-fi vs. var. Oldukça temiz ve çok acaip duşları var. Duvardan değil tavandan şelale gibi geliyor vallaha su. Hem de sıcak. Burada da iki İrlandalı kız vardı. İngiliz arkadaş, ben ve iki İrlandalı yine Reggae Bar’a gittik. Birkaç viski kola içtiğimi itiraf etmeliyim sanırım. Yine bar kapanana kadar ordaydık. Uzun lafın kısası iki günü böyle yedim. Singapur’da pahalılıktan hiçbir yere gidemeyince acısı Malezya’da çıktı.

Tam anlamıyla doğru mevsim olmadığı için Kuala Lumpur’da hava hep kapalıydı. Ara ara yağmur yağdı. Ama hava hiç açmadı. Petronas Kulelerine çıkmaya niyetlendim. Sabahın kör karanlığında kalkıp sıraya girmek gerekiyordu. Bir iki gün denedim. Kalkamadım. Sonra dedim ki kendi kendime, boşver Petronas Kulelerini, git Kuala Lumpur Kulesine çık (Menara Tower). 270 metreden manzara çok daha baba olur. Sonuçta Petronas’ta tepeye çıkmıyorsun. Aradaki köprüye çıkıyorsun. Hem kulede 360 derece manzara var. 270 metreden şehre daha da hakim olursun. Ben de dolana dolana gittim kuleyi buldum. 38 Ringgit ödedim yanlış hatırlamıyorsam. Yanında bir de şişesi kule şeklinde bir su veriyorlar. Mana veremedim. Kendi suyum olmasına rağmen bu suyu bitirip şişeyi de çöpe salladım. Hatıra diye bir sene yanımda su şişesi gezdirecek halim yok. Asansör bir dakikadan kısa sürede çıkarttı bizi tepeye. Mide kulak bir garip oldu. Kuleden manzara güzel gerçekten. Bir tur atıyorsun her yeri görüyorsun. Ama camlı olmasından dolayı biraz bulanık. Camlar da pırıl pırıl değildi. Güzel fotoğraf çakmeme engel oldu. Uzun uzun bakındım şehre. Oturdum biraz da insanlara baktım. Sonra bir arap geldi. Eşiyle bir fotoğraf çekmemi istedi. Hatunun sadece gözleri açıktı. Fotoğrafı napacaksın ki dedim kendi kendime. Ayrıca Petronas kuleleriyle aynı karede olmak istiyordu. İçerisi karanlık, dışarısı aydınlık, dedim güzel çıkmaz. Anlamayınca iki kere bastım düğmeye, verdim makineyi kaçtım. Sonra sıkılıp aşağı indim. Girişte diğer bir iki yere de beleş bilet veriyorlardı. Bunlardan biri de minyatür hayvanat bahçesi. Nedenini tam çözemedim, ama madem beleş gidip bir bakayım dedim. Çoğunluk yılanlardan oluşuyordu. Örümcek, kertenkele, iguana falan vardı. Fena bir yer değil. Sonra adamlardan biri geldi elinde papağanla. Bana vermeye çalıştı papağanı. İstemem dedim, al al diye ısrar etti. Herhalde herkes papağanı tutabilir miyim diye soruyor. Adama anlatamadık papağanı tutmak istemediğimi. Hindistan’da da kobracı zararsız bu al bak diye yılanla peşimden kovalamıştı. Masum papağan kobrayla kıyaslanmaz ama ne lüzumu var ki bu hayvanları mıncıklamanın.

Başka bir gün de gittim şehri turladım. Küçük Cami’ye girdim. Adamın biri koştu geldi. Dedi giriş yok bu saatte (öğlen iki saat kadar giriş yok gayrimüslimlere). Elimi omzuna koydum. Dedim relax brother, elhamdülillah müslümanız. Vay abi dedi, buyur geç, istediğin kadar da fotoğraf çek. Namaz da kılacak mısın diye sordu sonra. Tam alakası var mı yok mu bilemedim ama seferiyim dedim. Anlamadı sanırım. Şimdi biraz işim var, yatsıya gelirim dedim. İnanmadı. Neyse, adama allah razı olsun dedim ve turladım camide biraz. Çıkıp şehir turuna devam ettim. Çıkarken de ellerinde fotoğraf makinesiyle bekleyen bazı beyaz adamlar bana bu nasıl girmiş ki gibilerinden baktılar. Muhattap olmadım. Yanlış dine mensup olduklarını, bunun cezasını zaten cehennemde çekeceklerini anlatmak, arkadaşları üzmek istemedim. Akabinde Merdeka Meydanı’nda biraz takıldım. Sonra gittim büyük camiye. Mimari bizim bildiğimizden çok değişik tabi. Fotoğraflarda da göreceksiniz. İlginç geldi. Ön tarafta büyük giriş olduğunu çıktıktan sonra anladım. Ama arka taraftan girerken de camiye, Selamın Aleyküm brother cümlem görevlinin buyur kardeş demesine ve bana yolu göstermesine yardımcı oldu. Terliği arkada bırakıp biraz kıllandım ama yapacak bir şey yok. Camilerde çalınan pabuç hikayeleri çok yabancı değil bizim millete. Neyse, milletin giremediği, namaz kılınan kubbealtına da aynı şekilde girdim. Kubbe güzeldi. Aslında tam kubbe değil. 18 köşeli köşegen diyelim. Biraz da açık alanda turladım, küçük müslüman kardeşlerimizle şakalaşıp fotofraflarını çektim. Çocuklar her yerde çocuk. Hala temizler. Dil din ırk ıvır zıvır farketmiyor onlara. Biraz şakalaş, azcık soytarılık yap, senden kralı yok.

Camiden sonra da hemen arka taraftaki parklara doğru yürüdüm. Burada bir kuş parkı, devamında kelebek parkı, çiçek bahçesi vs. vs. baya bir yer var. Ben kuş parkına geldiğimde zaten bitap vaziyetteydim. Kaç para dedim bu iş. 42 Ringgitmiş. Yuh dedim.

Ama hemen şöyle bir şey söyleyeyim ara paragrafta. Kuala Lumpur’da çok fazla görecek bir şey yok. Heryerde olduğu gibi bir Little India, bir Chinatown var. İlk gün zaten Chinatown’da kalmıştım. Sokakta kıyamet gibi tezgah var. Ivır zıvır satıyorlar. Kalabalık. En büyük aktivite Petronas kuleleri ve Menara kulesi. Bunlar da benim daha sonra kaldığım şehir merkezindeler. Burada baya yürüme fırsatım oldu. Gayet yüksek ve modern binalar, alışveriş merkezleri bu alana yayılmış durumda. Starbucks, KFC vs. her yerde. Burası da ziyadesiyle batılı bir havada. Bu bölgede sağlam eğlence mekanları da var. Özellikle Beach Bar Club mı ne var. Giriş 30 papel. Ben de paraya kıyıp girmedim. Reggae Bar’da üç tane viski kola içilebilir o paraya. Hem de geceyi kurtarırsın (Araya yine eğlence mekanı bilgisi kattım, farkındayım). Kuala Lumpur’a geri dönersek, dediğim gibi, 2-3 gün kafi bu şehre. Kiminle konuştuysam da onlar da hemfikirdiler. Görecek çok fazla orijinal yer yok. Zaten buradan Malezya’nın diğer noktalarına devam ediyor insanlar çarcabuk.

Kuş parkına döneyim, Kuala Lumpur’da durum böyle olunca 42 papeli verip girmeye karar verdim. Ekstradan bir aktivite ve belki de dehşetengiz kuşlar vardır. Giriş biletini alırken çocuktan sayamaz mısınız diye şaka yaptım (veletlere baya ucuz), anlamadı, kazık kadar adamsın, yaşından utan dedi. Moralim bozuldu. Ben de gidip papağanlarla biraz konuşurum dertleşirim diye düşündüm. Hava yine kapalıydı ve karanlıktı. Ama park güzel. Türlü türlü kuş uçuyor, yürüyor. Ben yarısını ilk defa gördüm. Tavuskuşunu daha önce Gülhane Park’ında görmüştüm zaten Gerçi ben çocukken Gülhane Park’ında 10-15 taneden fazla hayvan yoktu herhalde. Bir ayı (ursus muydu?), birkaç tavuk, bir aslan, bir kartal falan vardı diye hatırlıyorum. Neyse, flamingoları da Miami Vice’dan çıkardım. Sevdiğim kuşlar olan papağanları kafeslemişler. Kızdım. İlerledim. En güzel kuşları fotoğraf bölümü diye açık bir bölüme koymuşlar. Baykuşlar, kartallar, papağanlar. Acaip güzel hayvanlar. Gerçi ayaklarından zincirliler. Ama yapacak bir şey yok. Hoppaaa, bir baktım fotoğraf için 8 ringgit yazmışlar. Yine sinirlendim. Çekmedim fotoğraf falan. Biraz da deve kuşlarına baktım devamında. Sonra çıktım parktan. 42 ringgitime değmediğini farkettim. Öyle dehşetengiz kuşlar da yoktu. Kuala Lumpur’da da nem %98’e sabitlenmiş. İki litre su içip beş litre terledim gün boyunca. Başım dönmüş vaziyette geri döndüm, klimalı hostele attım kendimi.

Sonuçta 5-6 gün harcadım Kuala Lumpur’da. Madem o kadar matah bir yer değildi, ne halt yemeye kaldın diyeceksiniz. Şöyle ki ben biraz rahat adamım, Avustralya’ya gitmeyi planlıyorum 2 haftaya, daha elimde vize yok. Kuala Lumpur’da hallederim demiştim kendi kendime. Öyle kek gibi 2-3 gün git gel yaptım konsolosluğa. Hergün bir şey eksik ben de. Sürekli git gel. Kapıdaki güvenliklerle ahbap oldum. Benim bütün seyahat planını detaylarıyla biliyorlar. Ama asıl vizeyi verecekleri ikna etmek lazım. Sizin orda kalmaya niyetim yok abla diye derdimi anlatmam gerekti bu görevlilere. Daha Güney Amerika var, aha bak bilet burada falan dedim. Aslında bekleme süresi uzun. Ben biraz şirinlik yaptım, çabuk vermezseniz Menara Kule’nizden atlarım diye tehdit ettim. Umarım anlamıştır durumun ehemmiyetini oradaki bayan. Sen şimdi git biraz Malezya’yı gez dedi, biz sana e-mail atacağız dedi. Yapabileceğim tek şey beklemek. Ben de çuvalla parayı verip (allahtan kredi kartı alıyorlardı), başvuru formunu ve evrakları teslim ettim. Sonra da boyundan büyük gitarıyla yola yeni çıkmış Avustralyalı arkadaş Adam’la Cameron Highlands bölgesine doğru yola çıktım. Yüksek ve serin bölge iyi gelir, zihnim açılır diye hesapladım. Çay bahçeleri de varmış. Şöyle bir davşan kanı içerim. Her giden övüyor burayı. Father's Guesthouse da kıyak yermiş diye duyduk. Oradan da Penang’a geçmeyi planlıyorum. Otobüs mü? Bunda da boş yok. Ama öbür yazıya anlatırım artık…

30 Kasım 2009 Pazartesi

Singapur

Adada gevşediğim için uçağı ayarlama işini biraz geçe bırakmıştım. Bu sefer tam mantarladım derken Çiğdem Hanım imdadıma yetişti, beni yedekten yazdırdı Singapur uçağına. Ama yapacak birşey yok, uçuş garanti değil, gidip beklemek lazım havalimanında. Ben de bu stresi nasıl atarım diye düşünürken şöyle kralından bir Tayland masajı yaptırayım dedim son gün. Herşey sağlık için sloganıyla yola çıkmış olan Health Land Spa’yı arayıp iki saatlik masaj için randevu aldım. Gittim kendimi teslim ettim oradaki kuvvetli ablaya. İki saat nasıl geçti anlamadım. Heryerim kütür kütür olmuş. Başladı bizim kulunçları ezmeye. Parmak sırt boyun kol bacak derken çıtlattı kütletti. Çıktığımda zor yürüyordum. Gittim otele. 30 saniyede uyuyakaldım. Baya bir uyumama rağmen sabah kalkmakta güçlük çektim. Bu masaj çok faydalı bir şey olsa gerek.

Bangkok’a veda etme vakti geldi ama daha uçacağımın garantisi de yok. Topladım çantayı, gittim havaalanına. Gittim yazdırdım adımı. Sen biraz turla gel dediler. Turladım gittim. Uçuşa bir saat var. Gerginlik arttı. Sen bir 15 dakika daha bekle dediler. Huzursuzlandım, oturamadım. Uçak 12:45 de kalkacak, saat oldu 12. Beş dakika daha dedi. Abi yapma, gitmem lazım bugün dedim. Vakitlice düşünecektin onu, hamakta yatarken iyiydi di mi dedi. Aslında öyle demedi ama ben kendi kendime böyle düşündüm. 12:03 de bir daha yanaştım ama bu sefer direndim, tezgahın önünde bekledim. Dakikalar geçmedi. Uçamazsak tekrar şehre dön, otel bul falan. Ölme eşeğim ölme… Vakit gelince artık kıvrandırma da ver şu bileti dedim. Verdi. Koşturarak gittim, sıraları aştım, damgayı vurdurduk pasaporta. Uçağa varınca bir baktım uçuş kartına: Business Class. Oğlum Efe, akıllı adamsın sen dedim. Ne o öyle önceden yerini ekonomi classtan ayarlayıp halktan insanlarla uçacaksın ki. Belediye otobüsü gibi bir şey zaten uçağın arkası. Geniş koltuğuma yerleşip uzatılan tepsiden hemen bir şampanya kaptım. Uçak kalkınca da Fransız şarabı, karidesli salata, steak ve cheese cake’den oluşan menüyü geride hiçbirşey bırakmayak yedim. Bir şarap daha, üstüne bir de kahve derken uçak indi zaten. Bundan sonra hep yedekten yazılacağım uçağa.

Sorunsuzca ve çabukça girişimi yaptım. Sonra raylı sistemi bulup gideceğim Little India bölgesine doğru yol çıktım. Trenler güzel. Bir iki aktarmadan sonra büyüğünü önceden gördüğüm Küçük Hindistan’a vardım. Gittim Inn Crowd adlı hostele. Dorm odasına 14 doları bayıldım. Evlat acısı gibi. Kahvaltı ve beleş Wi-fi tesellim oldu. Ama mekan güzel mekandı allah için. Ama Singapur’un parasal anlamda beni öttüreceği de gün gibi aşikar. Hamama giren terler deyip kaderime razı oldum. Zaten geç vardığım için ilk gün dinlendim. Bira da ateş pahası olunca otelin beleş çay ve kahvesine yüklendim.

Unutmadan, Singapur’la ilgili bütün sırları, taktikleri, restoranları pek detaylı biçimde açıklayarak hayatımı kolaylaştıran Korcan arkadaşıma teşekkürü bir borç bilirim. Tavsiye ettiği yerleri gezip, restoranlarda leziz yemekleri mideye indirdim. İlk gün küçük hindistan’da gezdim biraz. Ülke Singapur gibi gelişmiş olunca Hint bölümü de büyüğüne göre oldukça temiz ve düzenli. Hint yemeklerini de özlemiştim zaten. İyi geldi. Burada bir Mustafa Center var, alış veriş merkezi. 24 saat açık. Bir girince kayboluyorsunuz. Hakan Günday’ın “malafa” kitabındaki Topaz Center’ı hatırlattı bana. Her katta başka numara. Sıkış tepiş ama herşey var. Enterasan bir yer. Bir ara kaybolur gibi oldum. Ama çıkışı buldum. İlginç bir konsept. Görmekte fayda var. Burdan Kampong Glam bölgesine geçtim. Müslümanların yoğunlukta olduğu bu bölgede biraz turladım. Havanın sıcaklığı ve rutubeti insanın başını hafiften döndürüyor gündüz saatlerinde. Arab Street ve Haji Lane isimli sokakları gezdim. Kargaşaya fazla alışmışım herhalde, buralar çok sakin gözüktü gözüme.

Singapur düzayak ve küçük olduğu için yürüyerek gezmesi rahat. Ulaşım araçlarını kullanmak isterseniz de oldukça konforlu ve düzenli. Sıcaktan bunalınca atla otobüse, atla metroya. Ben çoğunlukla yürümeyi seçtim. Dev dönmedolaba doğru ilerledim. Aslında binmeyi planlıyordum ama 20 dolar gibi bir para ödemek gerekiyormuş, ben de teşekkür edip şehrin merkezine doğru ilerledim. Gökdelenlere yanaştım. Adamların şakası yok, dikmişler binaları. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın. Kafayı nereye çevirseniz çevirin vinçlerin harıl harıl çalıştığını, inşaatların devam ettiğini görebilirsiniz. Nehir kenarı fiyakalı mekanlarla dolu. Ben yürüyüp devasa yengeçlere bakmakla yetindim. Buralar bizim bütçeyi yamultacak yerler. Ağzım sulandıysa da bana yengeç satmaya çalışanlara “dinime aykırı” diyerek direndim. Bir dahaki sefer acımayacağım ama o eli kolu bağlanmış sefil yengeçlere. Dediğim gibi, barlar, restoranlar baya fiyakalı, ben de gittim seven eleven’dan tam 7,65 Singapur doları ödeyerek büyük bir Guinness Bira kaptım. Hintli abiye biramı gösterip “bu bebeği nerde öldürebilirim” dedim. Bir de yorulduğum için binmem gereken otobüsün numarasını sordum. Yukarı doğru kaptır git, bebeği öldür, sonra da 147 numaralı otobüse bin, evine dön evladım, akıllı ol dedi. Aynen dediği gibi yaptım babacan Hintlinin. Poşetin içindeki biramı, akşamcılar gibi kısık gözlerle yudumladım. Guinness ekmek gibi zaten. Yoğun. İyi geldi. Gittim, otobüse bindim. Küçük Hindistan’da Tekka Center adlı, çeşit çeşit yemek satan, büfevari dükkanların olduğu yerde dört Singapur dolarına karnımı doyurup, klimalı lobiye attım kendimi. Bu memlekette klimasız ölür insan. Nefes alıp kendime gelince, kitabımı okurken ya susarsam diye, gittim hemen yandaki seven eleven’dan iki adet Singha adlı Tayland birasından aldım. Hem kitabı hem biraları bitirip yattım.

Ertesi gün gidip Orchard Caddesini ziyaret edeyim dedim. Bu taraf alışveriş merkezlerinin bulunduğu, lüks hayatın hüküm sürdüğü bölge. Görüntü olarak Bağdat Caddedi’sinin sağlı sollu AVM’lerle donatılmış hali. Ben, bana söyleyen birkaç insanın yalancısı olayım (yalanı doğru hatırlayabilirsem), bu memlekette 150-170 arası AVM olduğunu söylediler. 4,5 milyonluk ülke için fena sayılmaz, ne dersiniz. Ama kelle başı gelirin de 30,000 USD civarı (2006 yılı verileri) olduğunu da hatırlatmak lazım. Benim amacım alışveriş manyaklığı değildi. Yoksa haftasonu Fransa’ya ya da İtalya’ya uçardım, di mi? Roma’ya gittiğim zaman, açık hava müzesine geldiğini unutup Outlet turunun detaylarını almaya çalışan aklıevvellerden değilim allahtan. Benim amacım, don atlet çıktığımız seyahatte, Japonya’da denk geleceğimiz kara kışa karşı popomu ve ayaklarımı sıcak tutacak bir iki malzeme edinmekti. Bir de fotoğraf makinesinin bir parçasını kırmıştım. Fiyakalı bir pantolon (öbüründe şimdiden üç delik var), bir çift pabuç, makinenin parçasını, ve de son okuduğumdan beri uzun yıllar geçtiği için, kocaman Borders’dan Salinger’ın “the catcher in the rye” kitabını edindim. Sıcaktan yine yamuldum. Gittim otelde duş aldım. Sonra da dışarı çıkamadım, ne yalan söyleyeyim. Holden’ın nasıl delirdiğini okumaya başladım tekrardan.

Son gün kalkıp Chinatown’a gittim. 147 numaralı otobüs ne mübarek bir otobüsmüş, benim gideceğim her yere gidiyor. Adeta şahsıma tahsis edilmiş bir özel araç gibi. İndim Chinatown’da. Gittiğim her yerde bir Chinatown ya da Little India olduğu için birbirlerine benzemeye başlıyorlar bir süre sonra. Burada da turist işi dükkanlar çoğunlukta. Arada girip yakın tarihte inşa edilmiş tapınağı ziyaret ettim. Ne detaylar ama ne detaylar. Heryer Buda. Bir de ayin sürüyordu. Biraz gözlemleyip çıktım. Korcan Hoca’nın tavsiyesini dinleyip Horfuncu da horfun yedim. O ne demeyin. Açıklayamam. Oldukça lezzetliydi. Sonra Raffles Place’e doğru ilerlerken özellikle Club Street üzerinde çok kaliteli eğlence mekanlarıyla karşılaştım. Lotoyu vurunca bir daha gelmeye karar verdim. Gökdelenlerin arasına dalıp azcık kayboldum. Gidip Asya Uygarlıkları Müzesini gezdim. Tam gün harcasan harcarsın burada. Oldukça sevimli bir müzeydi. Tavsiye ederim. Çıktığımda akşam olmuştu. Gittim 147 numaralı otobüse bindim. İki gün daha takılsam işe gidip işten dönenlerle arkadaş olacaktım neredeyse. Hergün aynı otobüse binilir mi seyahatte. Kerizlik işte. Otele gidip ertesi gün Malezya’ya geçiş için hazırlıklara başladım. Hazırlık yanıltmasın lütfen. Çok karışık bir şey değil. Yatağın üzerindekileri çantaya tıktım. Sonra da seven eleven’a gidip üç büyük Anchor birasını 8,60 singapur dolarına alıp bizim otelin önünde içen gençlere takıldım. Kuala Lumpur’a giden tek ben değilmişim. Diğer elemanlarla beraber gitmeye karar verdik.

Singapur’la ilgili genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, tam anlayamadım burayı. Asya’nın ortasında Asya’dan başka bir yer. Çoğunluk Çin kökenli olsa da her yerden insan var. Kültürler paralel biçimde yaşanıyor, yaşatılıyor. İnsanlar yüksek hayat standartlarının keyfini sürdürüyor gibi. Batılı yapılaşma, sıkı kanunlar, temizlik ve düzen ve bütün bunlarla beraber pahalı yaşam. Hep duymuştum burayı, gördüğüme de memnunun. Ama fikrimi sorarsanız, beni dehşete düşürmedi. Kaldığım üç gün bu ülke için idealdi. Zaten gidip Hintli kuyumcuda parayı bozduruyorsunuz, yarım saat sonra cepte bir şey kalmıyor. Batmadan gitmekte fayda var. Japonya’ya geçmeden gidip iki hafta kadar da Malezya’yı ziyaret edeceğim. Bakalım reklamını yaptıkları gibi gerçekten Asya mıymış? Singapur gerçekten Asya değildi çünkü.

Bir de ufak dipnot: blog sitemde tebrik etmeye söz verip de unuttuğum, Barış ve Beyhan dostlarımın tahminen evlilik çağına yaklaşan yavruları Beren’in doğumunu kutlarım. Allah analı babalı büyütsün…