Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2010 Çarşamba

Salvador

Salvador’a Natal şehrinden uçmak, otobüsle gitmekten daha ucuzdu. Ben de uçtum. Şehir merkezinde kalma dediler. Ben de az güneyinde olan Barra bölgesine geçtim. Havaalanı uzak, kalacak yer de belli değil. Atladım şehir otobüsüne, Barra’da indim. Baktım iki sırt çantalı da yürüdü bir tarafa doğru. Ben de onları takip edip girdikleri ilk hostele daldım, sanki nereye gittiğimden çok eminmişim gibi. Dokuz saat yoldan sonra hemen check-in yaptım. Televizyonda Transformers vardı, çok kötüydü, uyuyakaldım .

Ertesi gün kalkınca şehrin tarihi bölgesi olan Pelourinho kısmına gitmeye karar verdim. Biraz soruşturdum. Gündüz çok tehlikeli değil ama akşama kalma dediler. En azından fotoğraf makinesi ve çanta ile. Bir de başkaları sınırlara dikkat et diye uyarmıştı. Turistlerin yoğun gezdiği alanların dışına çıkma, birkaç blok geçersen keleğe gelebilirsin demişlerdi. Ben de atladım otobüse gittim. Ortalık nispeten sakin hava da harikaydı. Gözleri kamaştıracak kadar parlaktı hava. Dolana dolana yürüdüm. Dört tarafı kilise ve katedral olan meydanda takılıp sonra ara sokaklara daldım. Ara sokaklarda her türlü sanat eserini satan tezgahlar mevcut. Renkli dükkanlar, arnavut kaldırımlı sokaklar, sokakta takılan insanlar. Ama turist sayısı azdı.

Karnaval zamanı Rio’dan çok daha iyi olduğu söylenen Salvador, benim orada olduğum zamanda oldukça sessiz gözüktü. Umudum gecedendi. Sonra Sao Francicco Kilisesi’ne girdim beş real verip. Brezilya’nın en meşhur kiliselerinden biriymiş. Dışarıdan mütevazi gözükse de içerisi insanın gözünü yoracak derecede renkli. Detaylı ahşap işlemeler, heykeller, altın renkleri, gümüş avizeler vs. derken insan ne tarafa bakacağını şaşırıyor. Kendi dinlerini dilediklerince yaşamakta özgür olmayan Afrikalı köleler, sahiplerinin kilisesini inşa ederken bazı muzur şakalar yapmışlar (Büyük cinsel organlı melekler, hamile azizeler gibi…). Ama bunlar daha sonra kapatılmış ya da ortadan kaldırılmış. Bunları görebilseydik daha bir ilginç olabilirdi tabi, ama bu haliyle bile göz kamaştırıcı bir ibadethane. Buradan çıkıp, çok da sınırları zorlamadan, eski bölgeyi tavaf ettim. Sonra da otobüsüme atlayıp geri döndüm.

Akşam olunca Barra’nın (Güney Amerika’nın en eski deniz feneri) fenerine gittim. Yerli yabancı herkes gün batımı için toplanmış. Güneş okyanusun üzerinde batmak üzere. İnsanlar oturup denize doğru, yiyip içip keyiflerine bakıyorlar. Ben önce bir tavaf edip feneri, sonra gittim seyrettim günbatımını. Arada, bir pandomimci tam arkamda bağırarak soytarılık yapmaya başladı. Önce korktum, ama sonra hiç o tarafa bakmayarak para vermekten kaçındım. Gün batınca da hostele döndüm. Pipa’dan tanıdığım İsviçreli kız da yan hostelde kalıyormuş. Onunla karşılaşınca, akşam onların ekibe takılıp tekrar Pelourinho’ya doğru yollandım. Altı yedi kişi heyecanla atladık otobüse gece hayatını keşfetmek için. İndik otobüsten, yanımıza hemen uyuşturucu bağımlısı bir tip yamandı. Aklı sıra rehberlik yapıyordu. Arkadaşlar reggae bar varmış onu görmek istediler, eleman orası kapalı dedi. Ben yalandır, bulaşmayın bu adama, gidip bulalım kendimiz dedim. Gittik kapalıydı hakkaten. Ama adam hala yanımızda. Adını hatırlamadığım başka bir bara bakmak istediler. Adam yine kapalı dedi. Ben sallıyor dedim, çünkü bütün derdi bizi bildiği bir samba bara götürmek. O bara da gittik, kapalıydı. Biz de iyi dedik, samba bara gidelim bari dedik. Vatandaş da bizimle geldi girdi, masanın yanında yere çömeldi. Meğer üstün hizmetlerinin karşılığında beş real talep ediyormuş. Demiştim diğer arkadaşlara bulaşmayın diye ama dinlemediler. Biraz bozuk verdiler ama eleman gitmiyor. Baktım bunlar kibar, ben elemana elle kolla, tamam lan, yeter o kadar, hadi uza gibilerinden hareketler yaptım. Kızgınca bakmaya başladı. Baktım gitmiyor, yine elle kolla garsona vatandaşı gösterip, bunu atmazsan biz de gideriz dedim. Garson bunu yolladı ama herif çıkarken eliyle boynuna doğru bıçak hareketi yapıp, dışarıda görüşürüz imasında bulundu. Ben masada tebessüm ettim, haha dedim güldüm, ama içimden de çıkışı düşünmeye başladım. Adamın kullandığı maddeleri hayal bile edemiyorum, haliyle bana yapabileceklerini de. Madem tek çıkış var ve sondan kaçış yok, ben de caipirinha içeyim dedim. Birkaç tane sonra biraz cesaret geldi, ama eşşeği de sağlam kazığa bağlamak lazım. Sigara alıp geleyim kisvesi altında, önce kapıdan hafifçe kafamı çıkararak dışarıyı kolaçan ettim. Baktım görünürde yok, duvara çok yakın ve bütün meydana hakim olacak şekilde çıktım, yürüdüm. Beni unuttuğunu anlayıp sevinerek ve dans ederek bara döndüm. Bar dediğim de yanıltmasın, plastik sandalyeler ve dört kişiden oluşan zayıf bir grup. Bir tek salı günleri iyi dediler sonradan, onun dışında sakin olurmuş. Belki tam ertesi günü olduğu için pek çok yer kapalıydı. Müzik bitince bir taksiye altı kişi doluşup Barra’ya döndük. Birer bira daha yuvarlayıp gittik zıbardık.

Son gün fazla bir şey yapmasam da akşamında oteldeki Çek Cumhuriyeti’nden kız ve Avustralyalı elemanla Barra’nın 4-5 barının olduğu meydana yürüdük. Birini seçtik oturduk. Oldukça sakin, kaliteli ve yerellerin takıldığı bir yer. Ama bir süre sonra sıkıcı oldu. Hemen arkada bir kulüp varmış, oraya baktık ama giriş ücretliydi. Biz de pas geçip karşıda sokak barına oturduk. Önce biraz sıkıldık ama daha sonra masanın üzerindeki oyunu keşfettik. Skol marka biranın promosyon masasının üzerinde oyun tahtası gibi bir şey vardı. İki bira kapağı ve bol birayla oynanan oyuna başladık. Kapağın iç tarafları iki, dış tarafı bir puan. İkisini de sallayıp dışarıdan merkeze doğru ilerliyorsun. Aslında ilerleyemiyorsun. Belli noktalarda masanın altından geç sonra iç, şimdi kalk dans et sonra yine iç, 3 geri git, bekle ama iç şeklinde kurallar var. Kazanan değil, sonraki birayı diğerleri alıyor. Oyundan sıkıldığımızı anladığımızda kafalar iyi olmuştu zaten.

İkinci kısım da burada başladı. Avustralyalı eleman gitaristmiş zaten. Yan tarafta içip gitar çalan ekibe gidip, aha bu eleman da çok güzel çalıyor dedim. Sonra tabi ki ısrarlar vs. derken bizim eleman başladı çalmaya. Brezilyalı dostlar da çat pat İngilizce konuşunca, anlaşmak kolay oldu. Gitarda birbirlerine şu şudur, bu budur derken biralar gelmeye devam etti. Bar kapanınca oh dedim. Demeseymişim. Adamlar bir sonraki bara devam edelim dediler. Sonra gitarı çalan Brezilyalı amca yolda gitar çalarak yürümeye devam etti, biz de farelin köyün kavalcısını takip eder gibi sorgusuzca düştük peşine. Sonraki bar dedikleri benzinciymiş. Orda da bira aldık, bunlar kenarda gitar çalmaya devcam ettiler. Güvenlik geldi, yan taraf residanz, burada çalmayın dedi. Tamam deyip iki dakika sonra devam ettiler. Sonra kaybolduğunu sandığımız elemanlardan biri arabayla çıktı geldi. Sıkıştık arabaya, bir sonraki bara devam ettik. Bir sonraki bar varmış aslında.ama uzakmış baya. Orası da plastik masalardan sandalyelerden oluşan bir yer. Sakindi ama adamların umurunda değil. Gitar çalmaya devam. Hatta başka bir yerel arkadaş da gitarıyla geldi katıldı. Masa kalabalıklaştı. Biralar da gelmeye devam etti. Herkes kavalcıyı ve diğer gitarcıyı seyrediyor, ama şeş beş bakıyorlar. Ben de tabi. Sonra Brezilyalı eleman coke falan demeye başladı. Ben zero varsa olur dedim. Şeker beni bozuyor, kiloma dikkat etmem lazım. Öyle coke değil dedi. Ben de üç beyazdan uzak durduğumu söyleyip kendisine teşekkür ettim. Ertesi günde Rio’ya uçak var. Sabah da beş olmuş. Ben herkesle helalleşip otele döndüm.

Salvador beklediğimizden sakin bir yer olsa da maceradan yana eksiğimiz olmadı. Tehdit edildim ve yerel manyaklarla şehrin bilmediğim garip yerlerinde son buldum. Ama eğlendim de. Ertesi gün nasıl kalktım allah bilir. Check-out saatini ucundan yakalayıp attım kendimi dışarı. Hamakta azıcık enerji toplayıp yola koyuldum. Havaalanı otobüsünü yolda 1 saat bekledim, sonunda geldi. Arjantin Patagonya’sında Eda ve Tansu arkadaşlarımla buluşacağım için birkaç gece havaalanlarında konaklamam gerekecek. Aslında niyetim yoktu ama çocuklar ısrar etti. Bizim kafamız gezmeye basmadı, sen gel bize yol yordam öğret, bira nasıl içilir, nereler gezilir, biraz program yap da gezdiğimizi anlayalım dedikleri zaman hayır diyemedim. Hem zaten bu sıcak yerler, hamaklar tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Gidip serin yerlerde doğaya karışmak iyi olabilir, hem de bu arkadaşlara yardımcı olursam büyük sevabı var dedim kendi kendime. Aldım çantamı, bindim uçağa. Daha doğrusu önümdeki dört uçağın birincisine…

11 Mart 2010 Perşembe

Canoa Quebrada ve Pipa


Bir sahil kasabasından bir diğerine geçtim son zamanlarda. Bu ünitede iki kasaba işleyeceğiz bu sebepten ötürü. Zaten kısmen birbirlerine benziyorlar. Jericoacoara’dan yolculuğun ilk ayağı olan kamyon vasıtasıyla çıktım. İlk aktarmayla otobüs değiştirdim, Fortaleza’nın garip ve çirkin otogarından diğer otobüse atlayıp iki saat sonra Canoa Quebrada’ya vardım. Jericoacoara’da kaldığım pousadadaki eleman Pedro bana git Pousada Europa’da kal demişti. Hatta bana kendi pousadasının kartlarını verdi. Birbirlerine müşteri falan yolluyorlar arada. Kartları verip selamımı da söylersen Hollandalı sahibine, sana birşeyler ayarlar demişti. Yerimi buldum, kartları verdim, o da bana odamı verdi. Çok bir indirim yapmadı sanırım ama iyi dedik. Mekan 12 odalı, havuzlu (küvetten biraz büyük, pek de temiz değil, ben girmedim. Brezilya’da pek çok yerde bu havuzlardan sattıklarını görebiliyorsunuz.) sakin bir yer. Brezilya’da hemen hemen her kaldığım yer kahvaltı veriyor. Burada da kahvaltımı yaptım, kahvemi içtim. Ben kahvemi yudumlarken sabahtan, Hollandalı eleman ve komik yerel arkadaşı da biralarını yudumluyorlardı günün erken saatlerinde. Sordum ne iş diye, bugün Pazar, ondan içiyoruz dedi. İyi dedim, ne diyeyim.

Bu kasabayla ilgili rehber kitabımız ve yolda karşılaştığımız bazı arkadaşlar iyi şeyler söylemişlerdi. Özellikle rehber kitap, Fortaleza’dan sonra gece hayatı ikinci iyi yer yazmış, bu eyalet için. İlk gün biraz dolaştım etrafta. Ekvatora baya yakınız halen, sıcaktan gezilmiyor. Plaja indim. Merdivenlerle iniliyor. Doğal oluşum ilginç, kırmızımtırak topraktan oluşan duvar sahil şeridince uzanıyor. Kumsal boş değil ama. Bir sürü cafe tarzı ahşap baraka konuşlanmış. Ağaç kolonların üzerinde gelgitlere karşı hazır bekliyorlar. Önlerinde şemsiyeler, plastik sandalyeler masalar. Herkes birasını almış, keyfine bakıyor. Aralarda tek direkli, küçük yelkenli balıkçı tekneleri çekilmiş karaya. Ben bir beleştepe buldum kendime, attım havluyu. Denize girmek çok kolay değil. Atlantik Okyanusu’nun dalgaları güçlü geliyor. Biraz gidiyorsun, dalga seni başladığın yere geri götürüyor. Sisyphus’un ittiği kaya gibi aynı yerde son buluyorsunuz. Gerçi benim tembel kişiliğim de çok yardımcı olmadı. Biraz mücadele ile yüzebilirdim. Ama nereye, neden…

Akşam dışarıya çıktım. Adını hatırlayamadığım ilginç bir sokak yemeği yedim. Kızartılmış hamur gibi birşeyin arasına fasulye ezmesi, acı biber sosu, üzerine karidesler ve küp doğranmış domates. Beş reale patladı ama lezzetliydi namussuz. Sonra aksiyon olan tek sokakta bir yer buldum kendime. İki büyük bira devirdim, milleti seyrettim. Geceyarısı sahildeki Freedom isimli reggae barda parti oluyor dediler. Biralardan sonra oraya indim. Deniz çekilmiş, kumsal genişlemiş. Önce etraf sakindi, üç beş kişi takılıyordu. Bara gittim, gözleri kaymış rasta abi bana içine kekik gibi yeşil birşeyler koyduğu sigaralardan satmaya çalıştı 20 reale. Ben içine yeşil lime koyduğu caipirinha isteyince, kekikli sigarayı 10 reale düşürdü. Ben üç real olan caipirinhamı aldım yine de. Etrafta tütsüvari bir koku, ne olduğunu anlamadım, kekik böyle kokmaz ki. Caipirinayı bir tek ben içiyormuşum gibi hissettim. Sonra Fortaleza’da aynı hostelde kaldığım bir iki arkadaşla karşılaştım. Zaten sıkıcı tiplerdi, şansıma sövüp caipirinha tüketimini hızlandırdım. Bir ara kafayı kaldırdım, baya bir insan gelmiş katılmış ortama. Dolunay, gün gibi aydınlık, ortam kıyak, ama kafa da kıyak. Bugünlük yeter deyip hostelime döndüm.

Müteakip birkaç günde Hollandalı otel sahibinin hergün pazarmış gibi içtiğine şahit oldum. Her gün mutfağı sekizde kapatıyorum, mangal falan yapacaksanız alacaklarınızı önceden alın diyor (allah için kömürü ücretsiz veriyordu mangal için), ama saat sekiz dokuz olunca aynı sandalyede sızıyor abi. Mutfak bu arkadaşın genç hanımı gelip de kendisini eve taşıyana kadar açık. Hatta bir akşam sızmışken iki yeni müşteri geldi. Başka bir isviçreli yaşlı gezgin amca, uyandırmamak için adamı, odayı gösterdi müşterilere. Çocuklar odayı beğenince kaç para istiyorsun diye Hollandalı abiye gitti. Biraz sarsınca kendisini, abi gaz çıkararak karşılık verdi. Yeni müşteriler ve olaya şahit olan biz diğerleri 10 dakika kadar güldük. Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur derler ya, doğru belki de…

Kasaba beklenenden sakin çıkınca, benim gibi mangalı seven Alman arkadaşla mangal işine girdik. Kömür beleş nasıl olsa. Hollandalı abinin birası da ucuz hostelde. Bir akşam et, öbür akşam da, daha önce bahsettiğim gibi koca balık. Arada dışarıyı yine kolaçan ettik. İlk akşamdan da sakin. Huzurevi gibi olan hostelde, sahibinden ve komik arkadaşından kalan biraları tükettik biz de. CRM harika, bir akşam iki bira kalmıştı dolapta, bizim sarhoş otel sahibi, gözleri yarı kapalı, sonuncuya dokunmayın, son kalan daima benimdir dedi. Onu da içmeden sızdı.Yine de yatacak bir yere ihtiyaç olduğundan dokunmadık biraya. İlginç kişilik. Bir gün gündüz konuştum kendisiyle. Açık açık ben tembel adamım, hergün zurna gibi olana kadar içmeyi seviyorum diyor. Bu ülkede de cepte az çok hep nakit var, vergi vs. yok dedi. Üçüncü hanımı da almış zaten, kızı okutuyor (evet, kendisinden bir miktar genç bu bayan). Hayat bu vatandaşa güzel vallaha…

Bu sakin yerlerde, amma da sakin deyip şikayet ederken, anlamadan, bu sakinliğe kaptırıyorsunuz kendinizi. Canoa Quebrada’da böyle oldu. Burdan sonra gittiğim Pipa’da da aynısı oldu. Gündüz sıcak, akşam lokum gibi hava, hamaklar, caçhasa falan derken günler kuyruğunu kovalayan kedi, kediyi kovalayan kuyruk gibi, birbirini kovaladı. Takvime bakınca, anaaaa, ben daha Arjantin’e gidecektim diye hatırladım. Bu kasabayı bırakıp Şehr-i Natal’ın bir saat güneyindeki Pipa’ya gittim. Paraty’de tanıştığım Avustralyalı Brad bana git Sugar Cane Hostel’i bul, sahibi Peter’a benim için sarılıp, selamımı söyle demişti. Sözümüz bakiydi. Uzun arayıştan sonra mekanı buldum. Kapıda dedim sen Peter mısın? Evet dedi. Sarılmadım ama Brad’in selamını söyledim. Burası uzun zamandan sonra hostele benzer ilk yer. Her yere hamaklar asılmış. Yerim olsa Brezilya’dan hamak alacağım şerefsizim. Çok rahat buranın hamakları. Halen alabilirim aslında. Çantadan neyi atabilirim, ona karar vermem lazım.

Ne diyorduk. Mekana yerleştim, duşumu alıp halka karıştım. Burada da ilginç tipler vardı. Bir İsrailli, bir Arjantinli (Fizik konusunda doktora yapan çok kral çocuktu. Ben de kendisie Half Baked filminden esinlenerek Scientist diye hitap etmeye başladım. Adı öyle kaldı), bir Romen kız, bir İsviçreli kız (bunun hakkaten aklı evveldi), iki Şilili kız (çok dindarlardı), Bir genç ingiliz eleman. Konular biraz derinleşti. Romen kız İsraiili arkadaşla Tanrı konusunu açtı. İsraiili dostum inançlı, Romen kız kafir. Bana da sordular, ben, o herşeyi bilendir ve görendir deyince, daha fazla konuşmadılar benimle. Sonra dışarı çıktık. Pipa’da da herkesin takıldığı iki üç mekan var. Sokakta bira satanlardan ucuz bir alıp mekanların müziğinden beleş faydalanmak mümkün. Biz de öyle yaptık. Önceki kasabamızdan daha iyi olsa da burası da beklediğimden sakindi.

İkinci gün önce plaj sefasıyla başladık. Kah yüzdük, kah güneşlendik. Baktım bunlar sıkıcı tipler, akşama milleti mangala teşvik ettim. Madem matah tipler değil, ben geçerim mangalın başına, rakımı (içimden öyle geçti tabi) yudumlarım, kendi keyfime bakarım dedim. Bu bizim ata sporumuz dedim, babama bile ben öğrettim bu meret nasıl yakılır diye, dedim (Yalan mı baba? Gücenmece yok). İkna oldular. Akşama alışverimizi yaptık. Kızları içkileri hazırlamakla, Arjantinliyi salatayla, İsrailliyi mangallık malzemeleri hazırlamakla görevlendirdim. Sonra çırasız, bacasız yaktım mangalı. O derece iyiyim bu işte. Patatesleri közde yapayım derken ateşi geçiriyordum az daha ama millete bu durumu, etin kızgın olmayan ateşte yavaş yavaş pişerse daha lezzetli olacağı, işin sırrının bu olduğu şeklinde lanse ettim. Sonuçta herkes memnundu. Mangal öncesinde içilen caipirinhaların da etkisi olmuştur herhalde. Akşamın devamı içine azcık lime sıktığımız caçhasa shotlarla renklendi. Dışarı çıktık topluca. Bir o mekana, bir bu mekana girdik. Sokakta yetenekli aşçılığımdan dolayı herkes bana bira aldı (kırmadım çocukları, içtim). Bu geceden son hatırladığım sahne, gün doğuyordu, biz hostelde hala caçhasa shot atıyorduk. Ne zaman geçtim oraya bilmiyorum ama hamakta uyandım. Kahvaltı duruyor mu diye sordum çocuklara. Koş yetişirsin dediler. Koştum, masa boş. Aşağıdaki elemana kahvaltı nerede diye sorunca saati gösterdi: öğleden sonra iki buçuk. Yukarıdan kahkaları duydum. Ne pislik insanlarmış bunlar yahuuu. Sonra ben de azcık tebessüm ettim gerçi. Bu günün akşamında hostelde çıt yoktu. Herkes hamakta takıldı, erkenden uyudu.

Dediğim gibi, burada da günler anlamadan geçti. İçilen günün akabinde hostelin sahibi Peter’ın hiçbirşey hatırlamadığını kavradık. Ne içtiyse. Ben bütün paramı peşin ödedim Peter, hatırlıyorsun değil mi dostum dedim, şansımı denedim. Bir bunun doğru olmadığını hatırladı ayyaş. Neyse, onun hafızasındaki boşlukları doldurduk. O da bize akşam birer bira ısmarladı. Brezilya’da ki hostel sahipleri ile ilgili çok içiyorlar genellemesini yapmak yanlış olmaz sanırım. Tecrübeyle sabit. Belki de zaten çok içtikleri için Brezilya’da hostel satın almışlardır. Pipa’da da günler böyle geçti. Artan kömürle bir gece daha mangal yapıldı. Mangal konusundaki üstün yeteneğim Pipa sokaklarında kulaktan kulağa fısıldanır hale geldi. Yolda yürürken kızların bana bakıp, kıkırdayarak o yakışıklı mangalcı Türk çocuk bu değil mi dediklerini duydum kaç kere (Bana güldükleri kısmı doğru ama gerisi benim hayal ürünüm olabilir). Daha önce dediğim gibi, Arjantin’e geçme vakti geldi. Gitmeden son durağım Salvador olacak. Bu garip memlekette otobüsler uçaktan pahalı olduğu için Salvador’a uçmaya karar verdim. Herkesle helalleştim. Çıktım yola. Bu yazıyı Salvador’dan yazıyorum haliyle. Yakında Arjantin’e geçiyorum. Son durumlar böyle. Beni bu sahil kasabaları yaktı!

3 Mart 2010 Çarşamba

Jericoacoara

Sabahtan otogara gittim. Hedefim olan kasabada ATM yokmuş, para çekeyim dedim. Otogorda iki bankanın para makinesi var. Birincisi sauna gibiydi, uğraştım para çekemedim. Sorun vardı. İkincisi o kadar sıcak değildi, ama 10 real komisyon ödeyince ilk bankadan daha çok terledim. Jericoacoara’dan ATM olan en yakın kasabaya mesafe 20 küsür km. Söve söve verdik komisyonu. Otobüse atlayıp sakin bir yolculukla ilerledim. Etraf biraz çoraklaştı, bitki örtüsü hafiften değişti. Bizim kasaba kum tepelerinin arasında bir yermiş zaten. Son durağa gelince indik, bavulları aldık. Ben kasaba bu herhalde, ne tarafa yürümem lazım diye araştırırken, burda bekle gibilerinden birkaç hareket algıladım. Beklemek doğru hareketmiş. 10 dakika sonra, koltukları olan bir kamyon yanaştı. Cümleten atladık bu kamyona. Meğer daha yolumuz varmış bu araçla. Değişik yerlere, köylere gire çıka devam ettik. Her gölgede köpekler uyukluyor, etrafta eşekler atlar. Kumsala vardık sonunda. Ama daha yol var, Atlantik Okyanusu’nun kıyısında, kumların arasınsa ilerledik kamyonumuzla. Manzara harika tabiki. Etrafta kum tepeleri, bir tarafta okyanus, diğer tarafta palmiye ağaçları derken kasabaya vardık.

Jericoacoara’nın da sokakları kumdan. Şehrin merkezi olan meydan, tahmin edin, kumdan bir meydan. Bizi merkezde attılar. Ben de daldım ara sokaklara sırt çantamla, bata çıka hostel aramaya koyuldum. Nereye baksak pahalı pahalı odalar gösteriyorlar. Bir tanesi 25 real yazdı kuma (portekizcem pek ilerlemedi maalesef), düştük peşine. Pousada dedikleri guesthouse’a varınca odayı gösterdi, sonra 50 dedi el işaretleri ile. Hani 25’di dedim. Orası dolu, burası var dedi. Bütün buraya kadar el işaretleri ile anlaştık, ama burası müsait sadece deyince, ben dayıoğlunun yüzüne alenen Türkçe sövmeye başladım. Biraz da el hareketleriyle tuzlayıp biberledim. Anlamıştır diye tahmin ediyorum mesajımı. Çıkıp bir daire daha çizdim kasabada. En son bahçesinde çadırların olduğu garip Pousada’ya girdim. El işaretleri ile mükemmel Portekizcemi kombine edip, odayı istediğim fiyata tuttum. Duş var, hamak var, yatak var. Çantayı atıp hamağa uzandım. Sonra gitar sesiyle uyandım. Yanda iki İsrailli kız kalıyormuş. Güzel bir de şarkı çaldı gitarla (sonraki üç gün, bu şarkının çalabildiği tek şarkı olduğunu kavradım). Kafaları sürekli dumanlı bu genç kardeşlerimin. Peace, love gibi birkaç kelime ediyorlar, başka da bir şey zaten söyleyemiyorlar. Yine de ilk akşamımda bana yemek yenecek ucuz bir yer gösterdiler de karnımı doyurdum. Sonra sevgili hamağıma geri döndüm.

Sabaha kalkınca çıktım odadan, benim kapının önündeki hamakta birisi yatıyor. Daha önce de yazmıştım, Brezilya’da her yerde bir takım ne yediği, ne içtiği, nerede çalıştığı, nerede takıldığını çözemediğim kişiler var. Bazen yardım ediyorlar mekana, bazen sadece içiyorlar galiba, bazen de konaklıyorlar. Sonradan anladım ki, bu hamakta yatan kardeşimiz de akşamüstleri pasta börek satıyor (sanırım israilli kızlara kekik de satıyor aynı zamanda), arada kite surfing işinde de boy gösteriyor, hostelde bazen ağaçtan hindistancevizi toplayıp, koca bıçakla bunları ayıklıyor. Yaptığı işler çeşitlilik gösteriyor. Bu da verimi arttırıyor… Bu enterasan arkadaşımızı bir kenara bırakalım, gittim ücrete dahil olan kahvaltıya oturdum. Çoğu yerde kahvaltı dahil zaten. Kahve de sert, iyi oluyor. Uyanıp sahile indim. Sabahtan sular çekilmişti baya. Kumsal geniş. Birkaç şemsiye, birkaç balıkçı teknesi. Kendi halinde denize giren üç beş insan. Sol tarafımızda kocaman kum tepesi, birkaç kişi üzerinde yürüyor. Ben de biraz gezinip serdim havluyu. Biraz güneş, biraz deniz. Rüzgar estikçe her yerim kum doldu. Sıcakladım da. Biraz hareket etmek lazım. Sağ tarafa doğru uzanan yürüyüş yoluna attım kendimi.

Bu patikada biraz ilerleyince bir kumsal daha var. Burada dalga sörfü yapanlara baktım. Beş dakika mola, tepeye doğru devam. Kumların arasından yokuş yukarı yürümeye devam ettim. Sıcağa dayabilen, sonunda deniz fenerine varıyor. Etrafta pek çok eşek mevcut. Ne alaka demeyin rica ederim, hakkaten çok fazla eşek var. Kasabada at da çok ama atlara biniliyor. Eşekler ne iştir, kimindir, ne yerler, ne içerler çözemedim. Kendi hallerinde otluyorlar güneşin altında. Bu hayvanlara hep acımışımdır nedense. Eşekler otlayadursun, ben tırmanayım. Fenerin olduğu tepeye çıkınca, bütün coğrafyaya hakim oluyorsunuz. Etrafa saçılmış kum tepeleri, uzun kumsallar, okyanusun mavi yeşil tonları, bulutlar, kaktüsler, hepsi bir bütün oluyor. Uzun uzun bakıyor insan bu bütüne. Bir tek hatam oldu, o da güneş kremine güvenip üstsüz yürümekti. Ekvatora bu kadar yakınken krem fazla fayda etmiyormuş. Güzelce yanmışım. Acısı akşama çıktı. Tepeden kasaba da yakın gözükünce kestirme olduğunu düşündüğüm yoldan sallana sallana indim. O kadar da yakın değilmiş. Kasabaya vardım ama ne tarafına denk geldiğimi çözemedim. Ama iyi oldu, baktım beş reale yemek veren bir yer var. Kumun ortasına bir tane masa koymuş abla. Al sana restoran. Siparişi verdim. Fasulye, pilav, makarna, salata ve üzerinde biftekten oluşan tabağım ve ücrete dahil meyve suyum yarım saat sonra geldi. Ben de bu süreyi DVD oynatıcıya koyduğu Hollywood filmini portekizce seyrederek geçirdim. Bir pilav tanesi bırakmadan tabağı temizledim. Yürüyüş acıktırıyor insanı. Hamağıma geri döndüm (kaybolup nerede olmadığımı bilemeyince biraz vakit aldı tabi dönüş).

Akşamı ettik böylece. Güneş çarpmasından dolayı gölgede takıldım. Akşama sahile inip kolaçan ettim. Sahile inen yolun sonunda belki 10 kadar köftecilerin el arabalarına benzeyen arabalarda içki yapıp satıyorlar. Bu seyyar barlarda her türlü meyve ve içki güzelce karıştırılıyor, makul bir fiyata servis ediliyor. Ben de bakkaldan önceden aldığım birayı bitirince, iki Belçikalı kızdan tüyo alıp, soldan dördüncü arabadaki Rudolfo’yu buldum. Genç ve şakacı Rudolfo kardeşime Maracujaroska (büyük ihtimal yanlış yazdım) sipariş ettim. Passion fruit ve votkadan oluşan bu içki krallara (yani bana) layıktı. Bir iki tane bundan yuvarladım. Sonra kızlar, biz bir yer öğrendik gündüzden, balık yiyeceğiz dediler. Ben de kızlara ben de fazla para yok, ben balığın kafasıyla, biraz ekmek yesem olur mu dedim (ama kafasının en leziz yeri olduğunu demedim). Olur, haydi gel bizimle o zaman dediler. Gittim. 1200 gramlık red snapper’ı mıncıkladım, balıkçı abiyle pazarlık ettim. Brezilya’da adamların ipinde değil vallaha. Parası bu, almıyorsan uza gite getiriyorlar. Biz de iyi lan, salatayı yanında ver bari dedik. Vermedi, altı real yazdı ona da şerefsiz. Ama balık gerçekten güzeldi. Sonrasında kızlarla helalleşip, helalim olan hamağıma dönüş yaptım. Kafa dumanlı israilli kız aynı şarkıyı çalmaya devam ediyor maalesef. Azcık sövdüm, ama bir taraftan da ninni gibi geldi. Sinekler tatlı uykumdan uyandıracak kadar saldırınca odama döndüm.

Son günümde de gün batımını seyredeyim diye kum tepesine tırmandım akşamüstü. Rüzgarla beraber ha bire kum kalkıyor. Bu seferki makineyi kumla heba etmemek için gömleğe sara sara çekmeye çalıştım fotoğraflarımı. Saat ilerledikçe pek çok kişi yerini aldı kum tepesinin üstünde. Kasaba ve civarında atlarla gezmek mümkün. Arada atlarıyla tepede ve etrafta gezenlere imrenerek baktım. Çok keyif dolu bir aktivite gibi gözüküyor. Bir takım gençler kum tepesinden aşağı zıplıyor, yuvarlanıyor. Ben de özendim ama çantayı bırakmadım. Güneş aşağı indi, renkler güzelleşti. Kum tepesinden, okyanusun üzerinde kaybolan güneşe baktım. Bizim oralarda da böyle batıyor, ne var ki bunda diye düşündüm. Sol tarafta bir eleman (tip de oturuşta Egepen reklamındaki herifin aynısı) meditasyon mu, yoga mı ne yapıyordu. Koşup aşağı kaktırasım geldi. Aşağı yuvarlandıktan sonra da bu kadar huzurla dolu olur mu acaba diye düşündüm. Sonra kendime kızdım. Herkesin huzuru kendine. Sen de otur, sen de kapa gözleri, sen de huzur bul di mi. Oturdum, rüzgarla beraber içime kadar kum doldu. Kaşıntı yapınca kalktım. Ne husursuz adam demeyin lütfen, rica ederim. Aslında baya kıyak ortamdı ama şimdi memlekette havalar soğuktur falan, fazla imrenmeyin de kulağımı çınlatmayın diye böyle yazıyorum… Hava karardı. Güneş battı, dolunay doğdu. Kumdan arınıp, bu sefer caçhasaya her seferinde farklı meyveler kattırdım Rudolfo’ya. Kafayı parlattım. Hostelden iki fransız elemanla hareketli bir bara bakalım dedik. Lokal kızlar acaip dansediyorlardı. Ayak uyduramadım. Rudolfo’ya sövdüm, bu kadar içki koyulur mu, az koy, nasıl para kazanıyorsunuz ki zaten diye… Ama yine de birkaç saat takıldım barda. Sabaha otobüse yetişmem lazım geliyordu, ben de kumlu yollarda bata çıka döndüm hamağa.

Okuduğunuz üzere, birkaç günü de böyle geçirdim bu kasabada. Kumlu yolları ve kum tepeleri, meyveli içkileri, zamanın dışında ilerleyen yavaş ve farklı zamanı, pousadamın sürekli benimle uğraşan sempatik elemanları, İsrailli dumanlı kafalı kızımızın sürekli tekrar eden şarkısı, inatçı balıkçı, hamağım, ipimle kuşağım… Derken buradan da hareket etme vakti geldi. Dünyanın daha önce aklımıza hiç gelmemiş olan, varlığından haberdar olmadığımız yerlerinde de bir takım hayatlar sürüyor gidiyor. İnsanlar doğuyor, insanlar ölüyor, arasında da yaşayıp gidiyorlar. Bazı yerler değişik, çok değişik… Bu evrende yalnız mıyız acaba??? Kimbilir???

Merak uyandıran bir kapanış oldu sanırım. İşin aslı mangalı yakmam lazım, akşam oldu bu yazıyı yazarken. Ben de sizleri düşünmeye sevkedip, sıvışayım diye hesap ettim. Dolapta iki kiloluk balığım bekler. Bu seferde pazarlık sökmedi ama çok makul fiyattı. Fazla zorlamadım. Buradaki arkadaşlara da balığın kafası yenmez, şurdaki kediye verelim bari deyip, hepsini kendi başıma yemem lazım…

24 Şubat 2010 Çarşamba

Fortaleza

Otobüsü yakaladım ya şansa. Keyiflendim. Dört saat sürdü Rio. Sıkıntı yok. Hayaller kura kura geçti yol. Yarım saat içim geçmiş. Sonra yine kalktım. Otobüsler aslında yolculukta en sevdiğim zamanların başında geliyor. Bir tek ben mi böyleyim bilmiyorum, en çok otobüste kafam temizleniyor, ne yaptığımı, nasıl gezdiğimi anlayabiliyorum. Bazen farkında olmadan camdan dışarı bakarak sırıtırken buluyorum kendimi, bazen de derin derin düşünürken. Ama en çok otobüslerde oluyor bu. Niye uçak değil derseniz, galiba yaş ilerledikçe uçaklar daha korkutucu ve huzursuz olmaya başladı. Türbülanslar falan geriyor artık. Hem görecek daha az şey var camdan bakınca. Neyse, bu kadar felsefe yeter, ne diyordum. Evet, arada rehber kitabımıza da bakmayı ihmal etmedim tabiki. Fortaleza’ya gidiyorum ama nasıl bir yerdir acaba? Havaalanından şehre gidişe baktım. Şuna bin, buna bin, ama öğleden sonra Centro’da otobüs değiştirme, tehlikelidir yazıyor. Biraz gerildim. Tek gidiş o benim yatak ayırttığım hostele. Benim de birkaç kontörüm var Brezilya numarasından. İyiki de almışım numarayı. Aradım hosteli. Dedim böyle böyle, ben bu saatte varıyorum, nasıl geleyim. Sen hiç otobüse bulaşma, iki saat sürer, o saatlerde sakat iş dedi. Paşa paşa taksiye bin, ver 36 real dedi. Sinirim bozuldu. O para şehirlerarası otobüs parası yahu. Ama sırtta kocaman sırt çantası, küçük çantada netbook, YENİ fotoğraf makinesi, pasaport, cüzdan falan. Hemen bir hesap yaptım, taksiye o parayı vermeye karar verdim. Bir taraftan ne olcak yahu otobüste diyorum, öbür taraftan Centro’da eli bıçaklı haramilerin etrafımı çevirip, evim olan Deuter sırtçantam ve bütün malvarlığım olan küçük çantamla gülüşerek uzaklaştıklarını hayal ediyorum. Taksi mantıklı.

Uçağa atlayıp üç saat uçtum. İnince çıktım havaalanından. Hala acaba otobüse mi binsem diye düşünüyorum. Şaka tabiki. Bindim taksiye, garip bir şehir. Sokaklar bir boş, bir garip. Vardığımızda baktım hostel de garip. Şöyle söyleyeyim. İki kapı var. Şifre girince birincisi açılıyor, sonra ilk kapıyı kapatıp ikinci kapıya şifre giriliyor. Sonra avluya ulaşılıyor. Çok matah bir yer değil ama burada fazla kalmaya da niyetim yok.

Hostel Iracema plajına yakın. Rehber kitap burada eğlence fena değildir yazıyor. Çıkıp bir baksam mı diye düşündüm çantaları odaya bırakınca. Gittim hostelin sahibi Gisele’e sordum. Oraya sakın gitme, yaşlı adamlar çocuk fahişeler peşinde, başka da bir şey yok dedi. Haydaaa. Nereye geldim ben. E nereye gidecem, şu hemen aşağıdaki kültür merkezine git dedi. Orada barlar falan var. Çıktım yürüdüm. Etraf bir değişik. Kültür merkezinin içinden geçtim, bar dediği birkaç yere baktım. Buralar da garip yerler. Sarmadı. Dönüşte hostelin karşısındaki bar-lokanta kırması yerde bir bira yuvarladım. Biraz televizyon seyrettim. Reality show zayıftı. Akabinde de vaktinde hiç beğenmediğim “Kingdom of Heaven” filmi başladı. Hem kötü film, hem portekizce. 10 dakika dayanabildim. Birayı devirdim. Dönüp uyudum.

Bu sabahta çıktım biraz bakınayım diye. Gündüzün de geceden farkı yok. Önce insanlara biraz sordum, ne yapılır burada diye. Hepsi dudak bükerek bir şey yok ki dediler. Sonra tekrar çıkıp sahile yürüdüm. Sokaklar sakin, birkaç köşe başında 3-5 kişi öyle boş boş takılıyor. Yolda bir dilenci su istedi, vermeyince kızdı. Genişten tur atıp döndüm. Azcık nternet cafeye takılayım dedim. İki dakika oturdum, bağlantı kesildi. Yarım saat bekledim, gelmedi. Bolca su alıp hostele döndüm. Hava da alev gibi zaten gündüzleri. Amacım şehirden bir an önce kaçmaktı zaten. Ben de tıkılıp kalmamak için buraya, gidip asıl hedefim olan Jericoacoara’ya biletimi aldım. Yarın buradan acilen firar ediyorum. Gideceğim mekan çok güzelmiş. Birkaç gün orada takılıp oradan güneye doğru yavaş hareketime başlayacağım. Tahmin edeceğiniz üzere bu şehirde makineyle çıkmadım dışarı. Zaten çekecek bir şey de yok ya… Uçaktan çektiğim hava fotosuyla idare edin bu seferlik.

Paraty

Karnaval bitiminde haliyle herkes Rio’dan kaçıyordu. Şehre iki saat otobüs ve bir feribot mesafedeki ada Ilha Grande popüler istikametlerden biriydi. Az daha oraya gidecektim ama yer bulma sorunu, bulursam çok pahalı olma ihtimalinden dolayı son dakikada otogarda fikrimi değiştirip Paraty adlı kasabaya gitmeye karar verdim. Bu kasaba otobüsle Rio’nun dört saat güneyinde. Hakkında güzel şeyler duyup okumuştum, ben de atladım otobüse. Akşam vardığımda adeta fırtına kopuyordu. Halbuki biraz turlayıp kalacak bir yer bulurum diye hesap ediyordum. Bir saat kadar otogarda yağmurdan dolayı mahsur kaldıktan sonra, benimle aynı durumda olan, otobüste tanıştığım, Avustralyalı arkadaşla internetten bakınıp birkaç yer aradık. Hepsi dolu. Son çare otogarın hemen dibindeki küçük hosteli denemekti. İyi ki de denemişiz. Arjantinli Pablo’nun işlettiği mekana vardık. Bir gecelik yer var dedi, ama yarın birşeyler ayarlarız. Sevindik.

Ev Pablo’nun beş sene yaşadığı ev. Geçen sene hostel yapmış burayı. Başka yere taşınmış. Ama zaten burada yaşıyor sayılır. Ortam da ev ortamı gibi. Öyle kimlik, check-in, ıvır zıvır yok. Attı bizim çantalatı odaya. O akşam kendi arkadaşlarıyla yemek pişirip, caipirinhalarını yudumluyorlardı. O muhabbete geri döndü ben de gidip yolun karşısındaki marketten (şehrin tek süpermarketi), birkaç bira, biraz salatalık malzeme falan aldım. Mutfak da güzel, herşey var. Sağlıklı yemeğimi yaptım, yedim. Bahçede iki de hamak var. Biraz bira, biraz tembellik. Aslında karnaval sonrası aradığım yer böyle bir yerdi. Çok iyi geldi. Sabah kalkınca baktım masada bir kuş sütü eksik. Önce ürkekçe kahve alabilir miyim dedim. Pablo, bütün masa siz misafirler için deyince daldım kahvaltıya. Papaya, elma, muz, taze meyve suyu, salam, soslu sosis, peynir, kek, meyveli katı marmelat gibi birşeyler, ekmek vs… sonradan öğrendim ki benim şansa geldiğim Pablo’nun mekanının kahvaltıları meşhurmuş zaten internet ortamında. Millet reviewlarda hep kahvaltıdan bahsediyormuş. O akşam için yeri olmadığı için diğer yere şimdi mi bakarsınız, yoksa sonra mı diye sordu. Sonra da burada istediğiniz kadar takılın, akşama yatmaya gidersiniz diye de ekledi. Ben ortamı sevdiğim için, bu mekanda takılmaya karar verdim. Kahve, hamak falan…

Öğleden sonra hava kapalı olmasına rağmen çıktım şehri turladım. Tarihi bir mekan olan bu kasaba yerli yabancı turistlere evsahipliği yapıyor. Tarihi şehir merkezi trafiğe kapalı. Sokaklar arnavut kaldırımına benzeyen, fakat daha kocaman taşlardan inşa edilmiş. Eski beyaz binalar, renkli cam çerçeveleri, fiyakalı restoranlar, sanat ve zanaat dükkanları eski kente yayılmış durumda. Tarihi kiliseler ayrı güzellikte. Limanında kayıklar dizilmiş. İçinden ufak bir dere akıyor. Üzerinde ufak bir köprü var. Bazı yerleri bana Marmaris’in eski halini anımsattı. Marina inşa edilmeden derenin üzerinde eski bir köprü vardı Marmaris’te. Balıkçı tekneleri olurdu derede. Burası da öyle. Köprüyü geçip tepeye hafif tırmanınca eski bir kale var. Kale namına pek bir şey kalmamış, üç beş tane top duruyor. Ama manzara güzel. Genel anlamda sakin bir kasaba. Öyle bam güm eğlence yok. Zaten insanlarda bunun için geliyor sanırsam. Daha çok loş, sakin müzikli, mumışıklı restoranlar var. Sokaklar fenerli. Böyle turlarken akşam oldu. Pablo bizi kalacağımız yere götürdü. Mekan kötü, ama sahibinin şehir merkezinde başka bir hosteli daha varmış. Orada makul fiyata ye yiyebildiğin kadar barbekü, ve de iç içebildiğin kadar caipirinha varmış. Birkaç kişi gidip bakalım dedik. Etleri tavukları sosisleri salataları ve de içkileri görünce kalmaya karar verdik. İnsan gibi yemedik, insan gibi içmedik. Adamlar en son lime bitti deyip bize ananaslı caipirinha verdiler. Belli ki ananasları da bitmiş, zira ananas tadı alamadık. Anladık ki gitme vakti gelmiş. Şiş mide, sallanan kafalarla huzurevi kılıklı hostele döndük. Sabah buranın kahvaltısından (Pablo’nun kahvaltısına yanaşamaz ya) faydalanıp hemen çantaları sırtlanıp eski mekana kaçtık.

Paraty’nin civarında da görülecek çok yer var. Adalar, koylar, kumsallar… Bir seçenek tekne turuydu. Gidenlerden duyduğum kadarıyla kağıt üstünde ucuz gözükse de, öğle yemeği, ıvırı zıvırı derken çok para söğüşlüyorlarmış. Ben de tekne turu yerine Paraty’nin 25 km güneyindeki meşhur Trindade Plajı’na gitmeye karar verdim. Gidecek birkaç kişi daha vardı. 50 metre ötedeki otogara gittik. Öğlen kalkması gereken otobüs yok. cumartesi olmasından ötürü de kalabalık çok. Sonra bir otobüs yanaştı, inenler indi, tam kalabalık olarak saldırdık otobüse, kapıyı kapatıp, sırıtarak gitti eleman. Bu değilmiş. Sonra bir tane daha küçük otobüs geldi. Tam buna saldırdık, bu da kapıları kapattı. Sanırsam ki bir ilave otobüs çağırdı. İkincisi gelince kimse geride kalmadı, herkes atladı. Yolculuk 45 dakika sürüyor. 20 dakika rötarla bindik, saat birde vardık. Şansa hava bulutlu yine. Gittiğimiz taraftaki ilk kumsal küçük, ve cafelerle dolu. Millet birasını açmış keyif yapıyor. Brezilya’nın neresine giderseniz gidin, hangi saat olursa olsun, her yerde bira içen insanlar göreceksiniz. Her yerde satılıyor, genelde soğuk ve soğukluğu muhafaza eden zımbırtaların içinde getiriyorlar, ve küçük bardaklar veriyorlar yanında. Böylece ısıtmadan birayı indiriyorsunuz mideye. Üç dört real arasına 600 ml olan büyük şişelerden her yerde bulmak mümkün. Biz bu kumsalı geçip bir sonrakine baktık. Doğal oluşum harika. Ortada kocaman bir kaya, dev dalgalar patladıkça köpükler havaya saçılıyor. Yanda bir dere ormanın içinden denize akıyor. Aynı zamanda bir milli park burası. Ormanın içine yürüyüş yolu var. Burda turlamak mümkün. Gittik gezdik. Geri dönüp 400 metrelik başka bir orman yürüyüşünden sonra daha uzun ve sakin olan diğer kumsala geçtik. Kimi tembeller teknelerle geçiyor diğer tarafa. Biz yürüdük. Burada biraz tembellik ettik. Barbeküden tanıdığımız sıkıcı ingilizlere rastladık. Sıkıldık, geri dönüp cafelerin olduğu yere dönüp bir iki bira devirdik. Sörf yapan veletleri takdir ettim kendimce. Denge çok önemli bu sörf işinde diye düşündüm, ama kimseyle paylaşmadım bu düşüncemi. Bazıları gerçekten yetenekleydi. Brezilyalı kızlar tabiki güzeldi. Akşam oldu. Uyuya uyuya döndük otobüsümüzle.

Döndük baktık Pablo kara kara düşünüyor. Dedim ne iş. Eşi Arjantin’deymiş iki aydır, geri dönmüş. Acısını paylaştık. Ama kızı çok sevimliymiş Pablo’nun. O İspanyolca konuştu, ben Türkçe. Anlaştık, oynadık. O daha çok ısırdı ama oynadık diyelim. Sonra gidip alışveriş ettim, mutfağa daldım. Tabi herşey eksik biz de. Elemanın mutfağında ne varsa kullandık. Sarımsak alabilir miyim? Al! Yağ lazım? Kullan. İçkiye lime? Bana iki tane bırakın yeter… Bir de domates keserken heyecanlandım, elimi havaya kaldırdım bıçakla, ampulü patlattım. Adama kardan çok zararımız dokundu. Ertesi günü de güneye mi insem, kuzeye mi çıksam kararsızlığı ile geçirdim. Aslında ilk niyet daha güneye inmekti. Ama sonra kuzeye çıkmak zor olacak diye düşündüm. Son dakikada karar vererek Rio’dan üç saat uçuş mesafesindeki Fortaleza’ya (Kuzey) biletimi aldım. Oradan yavaş yavaş, sahilden Rio’ya doğru inerim diye düşündüm. Sahil şeridinde görmem gereken yerler var. Sonra bu havanın pırıl pırıl olduğu günde bir daha sokağa fırladım. Bol bol fotoğraf çektim. Pablo’ya borcumuz birikti. ATM bulmak lazım. Bu Brezilya’da ATM’ler nasıl çalışıyor, halen anlamış değilim. Kiminle konuştuysam da aynı şeyi söylüyor. Bu kadar ülkede hiç sorun yaşamadım, bu ülkede bazen çalışıyor, bazen çalışmıyor namuussuz cihazlar. Hiç turist-friendly değiller. İngilizce menü çoğunda zaten yok. Şansım yaver gidince para çekebiliyorum, gitmezse başka bankada deniyorum. Bir şekilde yolsuz kalmadım daha. Bu seferde biraz nakti güç bela kaptım.

Dinlence, hamak, yemek derken günler geçti. Yola düşme vakti geldi. Biletlerimi ayarladım. Son akşam da Pablo mangal yapıyormuş. Ben ve birkaç kral elemanı daha davet etti. Bu Arjantinliler de bizim gibi mangalcı. Hiç sekmez, haftada en az iki kere yakarım ben bu mereti dedi. Bol sosis ve iki adet devasa eti odun ateşli mangalda yavaşça pişirdi. Kankası Marcelo salatayı halletti, ete de çok bomba bir sos ayarladı. Yağ, taze sarımsak, bolca kekikten oluşan sos lokum gibiydi. Ailesi, birkaç aile dostu, ve biz birkaç gringo daldık etlere. Tıkabasa dolduk, artık utandım da durdum vallaha. Yoksa daha et vardı. Ağırlık çöktü sonrasında. Hamakta biraz sızmışım. Kalktım geceyarısı, gündüzden aldığım mangoyu dilimledim. Mango yola gitmez, başkasına da yar etmem. Kocaman da namussuz. Yiyebildiğim kadarını yedim, gerisini de sevaptır diye masada bıraktım. Yesin garibanlar.

Sabaha yolculuk vakti geldi çattı. Pablo ne ampulün parasını, ne barbeküyü ne de yıkadığı çamaşırın parasını almıyordu az daha. Güç bela bir on real fazla verdim de kabul etti. Paraty macerası da böyle sonlandı. Böyle huzur dolu mekanlar bulunca insan fazla kıpırdayamıyor. Burada bol bol yemek pişirdim, hamakta sallandım, Pablo’nun kızı Avril’le oynadım. Şehri tavaf ettim. Ama yollar uzun. Gitme vakti geldi. Önce Rio, sonra havaalanı, oradan Fortaleza… Sabah bir saat yirmi dakika erken kalkmama rağmen 09:20 otobüsünü kaçırıyordum az daha. Olacak iş değil. Kahvaltı masasına fazla takıldım tabi. Allahtan otobüs geç kalktı da yetiştim. Birgün Paraty’ye yolunuz düşerse gidin Pablo’ya selamımı söyleyin…

15 Şubat 2010 Pazartesi

Rio De Janerio

Auckland’da havaalanına varınca anladım ki bizim isim sistemde yok. Sen bu uçak için bekleme listesindesin dediler. Aldı mı bir korku beni. Hostele parayı ödemişim zaten karnaval zamanı diye. Gergin bekleyiş başladı. 45 dakika kala uçabilirsin dediler anca, ben de sevindim. Ama tabi macera daha burada bitmiyor. Vallaha tam ne kadar uçtuk bilmiyorum (10-11 saat kadar sürdü galiba) ama Santiago’ya vardım. Uçakta bol film opsiyonu olunca iki film birden yaptım. Uzun zamandır filmlerden uzak kalmıştım. Bir komedi bir macera. Yoksa iki film birden yanıltmasın sakın. Sonra “Kim 500 Milyar İster” oynadım. İngilizce versiyonunda çok ilerleyemedim. Genelkültürle ilgili oyundan vazgeçip tetrise başladım. Uçaktaki cihazla oynamak zor oldu. Baktım bu da sarmadı biraz pokere takıldım. Sonra da iki saat kadar uyudum. Neyse, Santiago’ya dönelim. Karnavala yetişeceğim diye Santiago’da bileti değiştirmem gerekiyordu. Gittim sordum nasıl yapacağız diye. Önce mümkün değil gibilerinden yaklaştılar. Sonra üstleri olan kadın çok yardımcı oldu. Yarım saat uğraştı ve bizim bileti düzeltti. Hatta Rio uçağına da oturtmayı becerdi beni. Tayland’dan aldığım bilekliği hediye ettim ben de. Çok sevinmedi gibi geldi. Ama yine de çokça teşekkür edip başladım uçağı beklemeye. Uzatmayalım, Rio’ya gece yarısı vardım. Otobüsler bitmişti. Çıktım üst kata. Araştırdım millet nereye açmış tezgahı diye. Cafenin birinin koltuklarına yattım, ayağımın altına da bir sandalye çektim. Uyudum mu uyumadım mı anlamadım ama bir şekilde sabahı ettim.

Sabah otobüse 8 (4 USD civarı) Real verip Botafogo’da ki hostelimi buldum. Her zaman ki hikaye, check-in için öğleni beklemek lazım. Beleş kahvaltıya yüklendim ben de. Sonra oyalandım biraz. Gittim ara sokakta bir berber bulup kafayı kazıttım. 10 Real dediler, içime oturdu. Bundan sonra Bolivya’ya kadar saç traşı yok. İlk gün olunca önce biraz dinlendim ama akşamüstü caipirinha’nın bir tadına bakayım dedim. Şeker kamışından damıttıkları Rum benzeri cachaça içkisiyle, lime, bolca şeker ve buzu karıştırıyorlar. Aslında önce lime ve şekeri güzelce eziyorlar. Nasıl çarptıysa sırasını hatırlamakta zorlanıyorum. Bir nevi açık yeşil peri bu içki. Şekerle kana çabuk karışıyor. Bunlardan bolca yudumluyorum son günlerde. İlk akşam hostele yakın bir kulüpte parti varmış. Takıldık milletin peşine gittik. Ben akıllı saatte döndüm. Zaten jet lag falan olma durumumum vardı tabiki. Kalanlara hafiften kazık atmışlar. Etraf sarhoş gringo dolunca, elemanlar acımıyor. Bunların elindeki kağıtlara ne yazmışlarsa artık millet iki katı para ödeyip anca çıkabilmiş.

İkinci gün şehir turuna yazıldım. Bir günde baya bir yer geziliyor. Kendi başınıza yapmaya kalksanız da yüklü bir meblağ tutacak bir tur. Ama asıl ben yeni foto makinesinin üstüne titriyorum. Rehberle gezmek daha akıllıca olur dedim. Geldiler aldılar bizi. Trafik bu şehirde de sağlam. Şöförlerin burada da allahı yok. İstanbul’da yola atlayınca frene hafif bir dokunurlar. Bunlar gaza asılıyorlar, sanki atari oyununda çarpıp da puan toplamak ister gibi. İlk önce İsa Heykeline gittik. Rio yanıyor. Rutubet, sıcak kafayı döndürüyor. Rehber de dedi ki “Rio’da iki mevsim var derler, yaz ve cehennem”. Minibüsteki herkes kafasıyla onay verdi bu yoruma. Heykelde yarım saatimiz vardı. Ben yeni makinenin heyecanıyla arkadan bir İsa karesi alayım derken benim güneş gözlüğü düştü, trabzanlarda en aşağı kadar kayıp kayboldu. Hemen koştum aşağıya doğru, ara ara yok. Geriye tek seçenek kaldı, ızgaraların arasından cafenin alt kısmında çalışan abilere bağırmak. Anırdım da duyurdum sesimi. Izgaranın arasından düşmüş hakkaten. Abi de müslüman çıktı, verdi bizim gözlüğü. Sevindim, ama on dakikadan oldum. Sonra şöyle şehre baktım beş dakika kadar. Coğrafyası harika. Tepeleri, plajları, yeşilliği. Şanslı vatandaşlar. Ama bunlarda bizim gibi kaosa çevirmekte ustalar bu güzel coğrafyaları. Rehber heykel için Özgürlük Anıtı’ndan sonra dünyanın ikinci en büyük heykeli dedi. Tamam etkileyici ama bu, yeni yedi harikadan biri olabilir mi diye de düşündürüyor. Angkor ve Ayasofya dururken özellikle…. Bulutlu hava da güzel fotoğraflar çekmeme olanak verdi. Biraz acele oldu gerçi. Zaten gözlükle kaybedince vakti, en son ve en geç ben döndüm buluşma yerimize.

Akabinde Maracana Stadyumu’na uğradık. İçeri bu turla giremiyormuşuz. Dışarıdan biraz inceledik. Meşhur futbolcuların ayakizlerini ve Zico’nun heykelini gördüm. Çarşamba sağlam bir maç var. Rio’da kalmayı becerebilirsem o maça gitmeyi planlıyorum. Akabinde Metropolitana Katedrali’ne kısaca uğradık. Koni şeklinde devasa yapının renkli camları içeriden harikaydı. Buradan Pao De Açucar adlı muhteşem manzaralı tepeye devam ettik. Daha alçak tepede aktarma yaparak tepeye teleferikle varmak mümkün. Tepeden bütün şehir ayaklar altında. Küçük bir daire çizerek heryeri görmek mümkün. Koca koca kuşlar etrafta süzülüyor, deniz parlıyor. Burada uzun uzun kaldık, tadını çıkardık. Rio’da mutlaka görülmesi bir yer bence, gelen varsa bu tarafa kaçırmasın. Günübirlik şehir turu böylece son buldu.

Ertesi gün için de favela turu satın aldım. Favela bu vatandaşların gecekondu mahalleri. Brezilya filmlerinden hatırlayacağımız, uyuşturu çeteleri tarafından idare edilen, polisin fazla girmediği yerler. Turu organize edenler buradaki sosyal kuruluşlara bağış ve yardımlarda bulunuyorlar. Böylece içeri girebiliyorlar. Hem arada halk da birşeyler satıyor, az da olsa gelir sağlıyor. Tura aşağıdan favelaların ulaşım aracı olan motosikletlerle başladık. Bizi en tepedeki buluşma noktasına götürdüler. Oradan da rehberle beraber aşağıya doğru yürüyerek indik. Önce insan biraz geriliyor tabiki. Fotoğraf çekilebilecek yerlerde söylüyor, çekilmeyecek yerlerde uyarıyor. Uyardığı noktalar belli ki doğru noktalar. Ellerinde telsiz, bellerinde silahları ile güneş gözlüklü gangsterler turluyor. Ama bunlar dışında insanlar genellikle dostane idiler. Biraz bize buradaki işleyişi anlattı. Uyuşturucu buradan dağılıyor, burayı yöneten çete şudur, toplamda üç büyük çete vardır, kiralar budur, satılık fiyatları şudur, su ve elektrik işleri böyle yürür gibi detaylar verdi. Fukaralık çok fazla olsa da, uyuşturu çeteleri yönetse de suç fazla değildir diye de ekledi favelaların içinde. Kendi içlerinde bir düzen de tutturmuşlar. Arada yetimleri ziyaret ettik, yolda incik boncuk satan çocuklardan bir iki bir şey aldık. İnsanlarla şakalaştık. Bolca fotoğraf çektik. Bugün benim için oldukça ilginçti. Gerçi turla favelaya gitmek başlı başına garip ama tabancalı kanun kaçaklarıyla selamlaşıp bu bölgeleri gezmek daha da garip. Artık bir dahaki sefere kendi başıma giderim, nasıl olsa ahbap olduk milletle.

Akşamüstü de Ipanema Plajına devam ettim. Metrodan çıkıp yürümeye başlayınca sahile indim. Kumsalda ilerlerken ilk geçtiğim noktada bir gariplik vardı. Bir sürü speedo mayolu abi pis pis (ya da tatlı tatlı bilemiyorum) bana bakıyorlardı. Kafayı sağa çevirip gökkuşağı bayraklarını görünce adımları hızlandırdım. İleride (baya ileride) kendime güzel bir yer edindim. Etrafta pek çok tanga mayolu kız güneşleniyorlardı. Brezilya kadar karışmış bir ülke yoktur herhalde genler konusunda. Bembeyazdan kapkaraya kadar her renk insan var. Ama özellikle ara tonlarda olan ablaların ayrı bir güzelliği var gibi. Mayoları sergileyişleri (sergilenecek fazla bir materyal yok ya) ise şahane. Ben de biraz güneşlendim, takıldım etrafı seyrettim. Arada gruplar kızlı erkekli futbol oynuyorlar. Biz de top sektirmece oynadık ama 10-15 kere falan sektirebilirsek sevinirdik. Adamlar ve kızlar topu düşürmüyorlar. Geri dönüşte anladım ki bu bir şey değilmiş. Adamlar foot volley oynuyorlar. Beach Volley filelerinde ayakla oynuyorlar yani. Fiziğe aykırı yaptıkları hareketler yemin ederim. Nasıl karşılıyorlar o sert ve sinsi topları, inanamazsınız. Akşamüstü plajlar böyle takılan insanlarla doluyor.Gündüz sahil envai çeşit yiyecek içecek satılıyor. Millet şemsiyesi, sandalyesi, içeceği ile keyif çatıyor. Ben yalnız olunca malzemeleri kollamak için denize bu seferlik girmedim. Bir dahakine umuyorum.

Bir iki satır da gece hayatıyla ilgili yazayım. Karnaval başladı tabiki. Lapa isimli bölge şehrin uyumadığı nokta. Ben de birkaç kez gitme imkanı buldum. Burda insanlar sokaklarda takılıyorlar. Arada keyfi isteyen barlara kulüplere giriyor. Heryerde içki satın almak mümkün. Arada mola verip atıştırılıyor. Sonra içmeye devam. Parkta sızanlar, öbür tarafta istifra edenler. Tam bir günah yuvası. Parkta sızanları uluorta soyuyorlar. Vatandaşın birisinin çantasını 100 kişinin içinde iki velet içinde ne var diye inceleyerek deştiler. Sonra da alıp gittiler. İllaki sızmak gerekmiyor. Hostelden bir kızın kolyesini hop diye boynundan koparmışlar. Daha başka soyulanlar da var tabi. Mekana dönersek, sabah altı bile olsa sanki akşam altıymış da, herşey yeni başlıyormuş gibi. Kalabalık ki ne kalabalık. Her türlü insan var. Çoluk çocuk bile dışarıda. Bunların anası babası yok mu diye düşünüyor insan. Ayrıca çeşitli bölgelerde ve yerlerde sokak partileri oluyor. Saatlerini buluyorsunuz, biraz orada takılıp sonra bir diğerine atlıyorsunuz. Burada tam anlamıyla dağıtıyor insanlar. İnsanların enerji potansiyeli beni hayrete düşürdü. Ben karnaval öncesi birkaç günden ötürü pili bitirdim neredeyse. Dışarı da çıktım baya ama günü doğurana kadar değil. Millet sabah sekizde hostele gelip, öğlen kalkıp içmeye devam ediyor. Bir şey daha keşfettim, beyaz kızlar Brezilyalı adamların hastasıymış. Adamların hakkını verelim, hepsi artist ama bu kızların içinde bu kadar sevgi olduğunu hiç düşünmemiştim. Karnaval zamanı dağıtmayan yok gerçi. Şu ana kadar bir kusurum var. O da makineyi karnaval aktivitelerinin olduğu yere götürmedim. Çok sakat vallaha. Bir makine kaybedince, ikincisi kilitli dolaptan bile zor çıkartılıyor. Ben zaten daha uzun ve detaylı yazmayı planlıyorum ama önce son iki gündür delinmek üzere olduğu için bana eziyet çektiren midemi biraz bira ile serinleteyim…