Laos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Laos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2009 Pazar

Pakse - 4000 Islands

Otobüsten inip, haritada nerde olduğumu bulup, şehre doğru yürümeye başladım. Tuktukçular yine “nereye, şehre mi, yürünür mü o kadar yol, taa anasının nikahı…” gibi sataşmalara yeltendiler. Ama artık alıştığım için istifimi bozmayıp, sırt çantamla ahenk içinde, salınarak yürümeye başladım. 20 dakikalık yürüyüşten sonra (buna gitmem gereken caddeye paralel gidip kaybolmam da dahil), bu sefer, artık gözümdeki değeri gittikçe azalan lonely planet rehber kitabından makul gözüken bir guesthouse bulup yerleştim. Hakkını yemeyelim, güzel bahçesi, temiz odaları vardı. Bahçedeki tek sorun ise sadece bir tek hamak olmasıydı. Diğer beton banklar hiç rahat değil. Haliyle hamağa kim yerleşirse, diğer misafirler kitap okuyor kisvesi altında, göz ucuyla, bu şahsın gaflette bulunup kalkmasını kolluyorlar. Yalan yok, ben de bekledim, ve sonunda bir kerelik de olsa yerleştim hamağa. Çişim gelmesin diye, dehidrasyon riskini bile göze alarak su içmeden yattım, sallandım. Sonrasında da mesane artık dayanamayacak hale gelene kadar direndim. Ama kitabıma konsantre olamadım. Çünkü sırasını bekleyen insanlar beni husursuz ettiler iblis bakışlarıyla. Hamaktaki insana hiç saygı yoktu maalesef. Bazı otobüs yolculuklarında da aklıma sık sık gelen, pantolon / şort altından belli olmayan, yetişkinlere özel bebek bezi fikri bu noktadan sonra ciddi bir girişim planı olarak aklımın bir kenarına yerleşti…

Pakse de güneye inenler için geçiş noktası. Şehirde görecek bir şey yok. Ama yakın mesafedeki Boulaven Platosu çok tavsiye ediliyordu. Şelaleleri, kahve yetiştirilen bölgeleriyle görülmeye değermiş. Oldukça geniş bir alana yayılan bu bölgeyi gezmek için en iyi yol 6$ verip motor kiralamak. Tam tur için 2-3 gerekiyor. Ben de guesthouse’da tanıştığım bir portekizli, bir isviçreli ile motor işine girmeye karar verdim. Tek sorun isviçreli arkadaşımızın daha önce hiç motor kullanmamış olmasıydı. Sabahtan gittik motorcuya. Tereddütsüz çıkardım verdim parayı, pasaportu da bıraktım. Sigortalı motorlar kiralanmış çoktan. Sigorta yok dedi. Ben de korkma dostum dedim, ve yanımdan hiç ayırmadığım muskamı tezgaha koydum, ve “benim sigortam bu” dedim. Anlamadı, ben de açıklamadım yardımcı olan arkadaşa. Aldık motorları, isviçreli çocuğa gazı, freni gösterdim. Viteslerde aşağı yukarı böyle değişiyor dedim (yaklaşık olarak anlamında değil, vitesler hakkaten aşağı ve yukarı hareketlerle değişiyor). Muskan var mı diye sordum. Anlamadı. İsviçreli dostumuzun sağlık sigortası sağlamdır, bir şey olursa helikopterle gelip alırlar, buna bişey olmaz diye düşündüm. Ve yola çıktık.

Bizim vakit bir günle kısıtlı olduğu için şelaleri gezmeye karar verdik. Üç tane baba şelale var. Sırayla başladık gezmeye. Şelalelere anayoldan sonra toprak yola girerek gidiliyor. Yollar da kaygan. Arada isviçreliye de bakıyorum yapışmasın yere diye. Ama off road işini keyifle ve tek parça olarak bitirdik. Çağlayanlara varmakla bitmiyor iş. Her şelalede bir adam dikiliyor. Hem şelaleye giriş ücreti, hem park ücreti talep ediyor. Motoru yola koyayım diyorsun. Cııkk, olmaz diyor. Şimdi yola koysan, gidip tekmeyi basacak, ya da şelaleye falan almayacak. 40 kuruş için de kavgaya değmez. Her şelalede aynı hikaye. Ben de fazla uyuzluk yapmayıp verdim paraları. Pazarlığa da gelmiyor allahsızlar. İlk şelale küçük ve sevimli idi. Asıl baba şelale(ler) 2.siyidi. Sanırım 120-130 metre yüksekliğinde olan bu şelaleler acaip güzel ve derin bir vadiye doğru akıyor. Yukarıdan tamamı gözükmüyor. Baktım, isviçreli adrenalinin etkisiyle “buradan sonrası tehlikeli” yazısının arkasına doğru devam ediyor. Ben de devam ettim. Portekizli kız yüksekten hazzetmiyormuş, onu kelebeklerle oynasın diye bıraktık. Yokuş aşağı gidiyorsun ve rutubetli toprak aynı buz gibi kayıyor. Ağaç dallarına, köklerine tutunarak indik biraz. Burdan da güzel gözükmüyordu şelale. Yol da var aşağı. E biraz daha inelim dedik. Daha da dikleşti. Son durduğumuz noktadan manzara süper, ama eğimli toprakta ancak ağaca tutunarak fotoğraf mümkün. Çünkü aşağısı Bungee yaptığım yükseklikte. Tek fark, buradan aşağı uçarsan ip yok. Hafif başım döndü, azcık ayağım da kaydı ama ağaçlar yardımıma yetişti. Artık yüksek yerlerden sakınmaya karar verdim kendimi. Burdan da salimen ve nefes nefese çıktık. Son nokta ise etrafı mesire alanı gibi olan, yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki şelale idi. Aktığı yerde öyle bir su kaldırıyor ki, beş dakikada sırılsıklam olduk. Biraz güneşte kuruyup karanlık basmadan geri yola çıktık. Yolda ananas ve tropik meyvelerden oluşan enerji desteği aldık. Günü kazasız belasız bitirdik. Ertesi gün de Laos’un en güneyi olan Si Phon Don’a (4000 Islands) geçtik.

Pakse’den tanıdığımız Oi Hanfendinin bungalovlarına yerleştik. Nehrin ortasında pek çok adacık bulunan bu bölgeye 4000 Islands deniyor. Rakam biraz şaibeli. Biz küçük olan Don Det’e geçtik. Mutluluğun soyut değil, somut bir kavram olduğu bu adada yapılacak en güzel iş, bütün gün hamakta yatmak, sıkılınca da tebdili mekanda ferahlık vardır deyip, yerde uzanmak, akşam olunca günbatımına karşı Beer Lao yudumlamak, sonunda da uyumak. Elektrik sadece akşamları beş saat kadar mevcut. Ben kaybettiğimi düşündüğüm kafa lambamı son gün bulduğum için geceleri tuvalete telefonla gittim. Son gece hariç, dört gün boyunca kaldığım mekanın 100 metre dışına çıkmadım. Bir sürü insanla tanışıp eğlendim, dinlendim. Kafa toplamak ya da kafa dağıtmak için ideal olan bu adaları her Güneydoğu Asya gezginine tavsiye ederim. Özellikle günbatımları, hamaklı dinlence ve gevşek hayat buranın cezbedici özellikleri. Kaldığınız yerlerin basitliğini yadırgamıyorsanız, bu adalar görülmeye değer.

Dört günün sonunda Kamboçya’ya geçme vakti geldi. Sınırın dibindeyiz zaten. Benim vize hazırdı ama sınırdaki rüşvet döngüsünden dolayı strip kulübüne gider gibi birer dolarları hazırladım. Laos’dan çıkış damgası, bir dolar. Kamboçya’da sağlıktan sorumlu arkadaşın ateşinizi ölçmesinin bedeli, bir dolar. Giriş damgasının basıldığı noktadaki son rüşvet, iki dolar. Kamboçya’ya giriş, priceless… Aynı bizim gümrükler gibi: tarife belli! Sakin bir yolculuktan sonra Phnom Phen’e varıp göl kenarında bir guesthouse ayarladım. Burada enterasan şeyler yeniyormuş. Denemek lazım…

28 Ekim 2009 Çarşamba

Vientiane

Buddha Park

Laos’un başkenti, şehir kavramına en yakın şehirdi bu ülkede gördüğüm. Mekong’un kıyısında, yarım milyondan az nüfusuyla, sakin ve sade bir şehir. Çok fazla özelliği olduğu söylenemez. Ama bir iki günlük ziyaret için de fena sayılmaz. Güzel cafeleri, kitapçıları, restoranları, marketleri burada bulmak mümkün. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye inenler için bir orta nokta aynı zamanda. Daha çok atlama noktası olarak düşünülüyor burası. Pek çok yerde olduğu gibi, turistlerin yoğunlaştığı bölge şehir merkezi. Pek çok otel ve guesthouse bulmak mümkün. Ama Luang Prabang’da aldığınız hizmeti, o fiyatlara burada bulmak mümkün değil. Çok fazla yer dolaştım. Ama sonunda pencereli ve banyolu bir odayı 60,000 Kip’e (7$) ayarladım. Çok ucuz sayılmaz ama temiz ve ferah bir odaydı.

Akabinde biraz şehiri turladım. Bir adet Türk Restoranına denk gelip, ince belli bardaklarında çaylarını içtim. İsimlerini hatırlamasam da allah razı olsun. Yolda o kadar çok insanla tanışıyorsunuz ki, aynı insanlara defalarca isim sorduğunuz oluyor. Akşam olunca rakı var mı acaba diye bir daha uğradım. İki ayı geçti rakı içmediğim. Baya bir umutlanmıştım, fakat rakı yokmuş. Sağlık olsun dedim mecburen. Ben de gidip nehre karşı bir iki bira yuvarladım. Daha sonra öğrendim, burayı da bir amerikalı işletiyormuş. Laos’ta çok fazla mekan var yabancılar tarafından işletilen. Ülkenin resmi adı Lao People’s Democratic Republic, kısaca Lao PDR. Laoslu arkadaşların şöyle bir esprisi var: Lao PDR için: “Lao, Please Don’t Rush” diyorlar. Bu espri gerçeklere dayanıyor ama. Uydurulmuş bir şey değil. Kimsenin acelesi yok. Herşeyi ağırdan alıyorlar. Hindistan’da tuktukçular saldırırken, burada tuktukvari araçların arkasına astıkları hamaklarında sigara tellendirirken müşterileri bekliyorlar. Müsait misin gibilerinden yaklaşınca da öfff gibilerinden bakıyorlar. Belki ülkenin bu rahatlığı buraya çekiyor bu yabancıları. Kimbilir? Pazarlık bile etmek zor bu ülkede. Şu fiyata olmaz mı diyorsun, adam olmaz deyip dönüp gidiyor. Sen de peki dayıcım, niye hemen sinirleniyorsun ki deyip, istediği parayı veriyorsun. Ama genel anlamda sevilesi insanlar. Benim çok kanım ısındı.

Şehre geri dönersek… Pha That Luang en önemli ulusal anıt. Altın renkli that (stupa), Budizmin ve Laos bağımsızlığının sembolü. Wat Si Saket, şehirdeki en eski tapınak. Bu tapınağın içindeki duvarların etrafında 300’den fazla Buda heykeli, ve duvarlardaki küçük oyuklarda 2000’den fazla gümüş ve seramik Buda figürü bulunmakta. Patuxai (zafer anıtı) ise Paris’tekini andıran büyük bir anıt / kapı. 1960’larda Amerika’nın havaalanı yapımında kullanmak üzere bağışladığı çimentoyla yapılmış. Bu sebepten ötürü (özellikle yabancılar), buraya dikine pist diye hitap ediyorlar. İkinci gün ise Xieng Khuan’a (Buddha Park), bir scooter kiralayarak gitmeye karar verdim. Şehrin 25 km dışında olduğu için, ve Nepal’den beri motora binemediğim için, bana çok mantıklı bir fikir gibi geldi. Altı dolar motora, iki dolar da benzine verdim. Kağıttan yapılmış kaskımı taktım (vallahi ağırlığı yoktu). Düştüm tozlu yollara. Sora sora buldum. 1950’lerde Luang Pu adlı kişi tarafından yapımı organize edilen Xieng Khuan (tam anlamı ruhlar şehri) pek çok Budist ve Hindu heykellerini barındırıyor. Sebebi ise bu enterasan kişinin Budist ve Hindu felsefesini harmanlamış olması. İrili ufaklı heykelleriyle gerçekten etkileyici bir yer (resimlerini flickr’da görebilirsiniz.). Güneşin altında kavrulup Buddha Park’ı gezdikten sonra, motora atlayıp şehre geri döndüm. Baktım çok fazla benzin artmış, ben de amaçsızca şehirde turlamaya başladım. O kadar para verdim benzin’e diye, sıkılsamda, sürmeye devam ettim. Gösterge kırmızıya yaklaşınca, götürdüm verdim motoru geri ve ehliyeti aldım. Evet, motoru kiralarken ehliyeti bırakmama müsaade ettiler. Pasaportu bırakmaktan iyidir diye düşündüm, ehliyeti verdim. Ehliyetsiz kullanmak mantıksız gelse de bu ülkede iki haneli yaşlarına basan herkes motor kullanabiliyor. Küçük yerlerde daha çok görüyorsunuz ama ülke genelinde çoluk çocuk doluşmuşlar motora, gezip duruyorlar. Ayakları yere yeten motora binebiliyor. Bence sakıncası yok. İçmedikleri sürece… Kuralları kim koyuyor ki sonuçta?

Son olarak, nehir kenarına kurulan akşam pazarı, günbatımını seyredip, bir iki bira içip, yemek yemek için güzel bir yer demek istiyorum. Ama çoğunlukla turistlere hitap ediyor gibi gözüktü bana. Canlı nehir balıkları, jumbo karidesler, kurbağalar (bunu denemedim) leğenlerin içinde, son bulacakları midenin sahiplerini masum masum bekliyorlar. Ben son akşam taze bir balık yedim. Bolca tuzlayıp ızgaraya attılar. Masaya gelince bak böyle yiyeceksin dedi abla, biraz ayıklar gibi yaptı. Benim ayıklamakla ilgili sorunum yok ki. Abla gidince daldım balığa ve gözü beyni derken balıktan geriye bir kılçıklar kaldı. Benden bu performansı beklemiyordu sanırım. Biraz şaşırdı tabağı görünce. Yemeğimi yemeye çalışırken sineklerin tanrısı oluverdim. Kara sinekler saldırdı masaya ve yemeklere. Hem kovaladım hem yemek yedim. Belki bir iki tane de yutmuşumdur arada ama balıkla beraber iyi gittiler.

Vientiane defterini bu yemekle kapattım. Çünkü yemekten sonra otobüsü yakalamam gerekiyordu. Yataklı otobüsten bilet almıştım güneydeki Pakse kentine gitmek için. Gara gittik, yataklı otobüse girdim. Bir yer gösterdiler. Oldukça basık. Burda nasıl rahat edeceğim derken yanıma bir kişi daha geldi. Meğer yataklar iki kişilikmiş. Klima çalışmıyor. İçerisi 50 derece. Sonra insanları öldürmemek için indirdiler. Başka bir otobüs gelecekmiş. Bekle bekle geldiği yok. Soruyorsun, bekle işte geliyor diyorlar. Laoslu dostlarımızın gerçekten hiç mi hiç acelesi yok. İki saat sonra yataksız otobüs geldi. Kelle başı 20,000 kip geri aldık otobüs değişikliğinden dolayı. Bindik. Bunun kliması da nasıl çalışıyor arkadaş. Herkes nesi varsa giydi üzerinde. Benim herşey bagajda. Titreye titreye 10 saat gittik, vardık Pakse’ye. Ama bunu otobüslerden şikayet ediyorum anlamında algılamayın lütfen, sadece tecrübeyi paylaşmak istedim. Güneyin daha sakin, daha ucuz, ve daha rahat olduğu söyleniyor. Umarım öyledir…

Dipnot: Derbi sonucunu iletenlere teşekkürler. 10 sene üstüste de yapılmaz ki bu…

20 Ekim 2009 Salı

Luang Prabang ve Vang Vieng


Sırt Çantamla şehri turladıktan sonra burasının güzelliğiyle doğru orantılı olacak şekilde pahalı olduğunu söylemek isterim. Ama yanlış anlaşılmasın, Laos için beklentilerimin biraz üstündeydi fiyatlar. Yiğidi öldür hakkını yeme, kaldığım otel 6$ idi gecelik. Önce biraz bıdı bıdı ettim para ile ilgili ama odayı görünce hemen sustum. Şu ana kadar kaldığım en güzel oteldi. Havlusu, örtüsü, bedava içecek suyu, tuvalet kağıdı, sıcak suyu, önünde balkonu ile verdiğim parayı haketti. Üstelik tertemizdi. Eminim benim iki katım para ödeyenler bu güzelliği bulamamışlardır.

Şehre gelince, şehir ufak bir şehir. Turistlerin kaldığı bölgede, şehrin merkezinde pek çok cafe, bar, restoran sıralanmış. Görüntü itibariyle batılı mekanlar bunlar. Zaten fransız mimarisi ve etkisi şehrin en belirgin özelliği. Şehir insanın gözüne hitap ediyor. Güneydoğu Asya’nın ortasında sürpriz bir şekilde karşınıza çıkıyor. Rehber kitapların da yazdığı gibi, bazen planlanandan uzun kalınabiliyor bu şehirde (Ben de planladığımdan bir gün fazla kaldım). Oldukça sakin, düzenli, huzur dolu bir kent. Belki çok fazla ziyaret edilecek noktası yok ama bu tarzda bir kent bulunca tadını çıkarmaya bakmak lazım sanırım. Ben de böyle yapmayı denedim. Bolca kitap okudum, cafeleri ve barları inceledim (Acaba buralarda bar işletmek kolay mıdır diye). İki gün planlarken üç gün kaldım.

Şehrin gezilecek yerleri, biraz önce de yazdığım gibi, çok fazla değil. Merkezi yarımadanın kuzeyine doğru. Biraz daha kuzeye çıkınca birkaç tane tapınak var. Ama Tayland’ın tapınaklarından sonra o kadar etkileyici değiller (Belki de olması gereken buradaki gibi daha basit tapınma yerleri. Kimbilir?). Fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere Phu Si’den akşam manzarası şahane. Şehrin tamamına hakim bir nokta, tam tur atarak heryeri görebiliyorsunuz. Günbatımında ise renkleri ve manzarasıyla herkesi mıknatıs gibi bu noktaya çekiyor. Ellerinde fotoğraf makineleriyle burada bekleşen turistler ilginç bir görüntü oluşturuyor. Benim ilgimi çeken şeylerden biri, tapınağın arka tarafında, sanırım komünist zamanlardan kalma iricene bir ateşli silah oldu. Budist tapınağında silah biraz garip dursa da, üstüne çıkıp da biri bu silahı döndürünce azcık eğlendiriyor insanı. Ama fotoğraf makinesiyle çıkmayın, az daha yapışıyordum yere. O namlu da kafaya çarparsa düştüğünüz yer mezarınız olur…

Bir diğer görülmesi gereken yer ise, akşamları kurulan ve her türlü eşyanın satıldığı bir Pazar yeri. Kıyafetten, biblolara, kobralı şaraplardan çantaya her şeyi bulmak mümkün. Çıplak ampullerle aydınlatılan bu pazarı her akşam kurup dağıtıyorlar. Zahmetli iş. Ama gece oldukça güzel bir görüntüsü var. Bizim yol uzun, alışveriş gözüyle bakamıyoruz tabiki. Doğal hayatı koruma derneği ne düşünür bilmem ama şu kobralı şaraptan bir tane alacaktım az daha. Bir dahaki sefere diyelim. Pazarın biraz güneyinde ise türlü türlü yemeklerin satıldığı tezgahlar var. Ben ucuz ve lezzetli olan bu bölgede karnımı doyurdum genellikle. Sonuç olarak bu kenti sevdim. Oldukça sevimli bir yer.

Luang Prabang’ı burada bitirip biraz Vang Vieng’den bahsetmek istiyorum. Burda tubing dedikleri bir aktivite var. Taa Ürdün’den beri insanlar buradan bahsedip duruyorlar. Boynumuzun borcu, gidip bir günlüğüne de olsa ziyaret edeyim dedim. Aktivite şöyle saçma bir aktivite: Şehirde bir mekan var. Gidip buradan bir tane şamrel (Kamyon lastiğinin içine böyle deniyordu, değil mi?) kiralıyorsun. Sonra 8-10 kişi ve şamreller bir tuktuğun içine ve üstüne doluşuyor. Nhrin yukarısına doğru yaklaşık 4 km yol alıyorsun. Sonra nehrin kenarında seni bırakıyorlar. Nehrin aşağısına doğru sağlı sollu bir sürü bar sıralanmış. Genellikle suya girmeden, ilk barda zihnin açılması için bir bira ısmarlıyorsun. Veeee yanında hediye olarak bir shot Tiger viski geliyor. Kahvaltının üzerine ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır (İnsanlar genelde öğle vakti başlıyorlar. Ben ilk biramı 12:30 sularında götürdüm), ama baktım herkes içiyor, herhalde bir sakıncası yoktur dedim. Akabinde şamrelimize binip 50 metre aşağıdaki bara doğru yol aldık. Ellerindeki iplerin ucunda pet şişeler olan abiler bunları size doğru fırlatıyorlar. Bu ipleri yakalayamazsan akıntıyla beraber başka barda, başka insanlarla içmek durumunda kalabiliyorsun. Ben bilinçli içtiğim için hiçbir ipi kaçırmadım. İkinci barda da bir bira ısmarladım. Yanında hediyesiyle birlikte geliverdi. Adamların nezaketini görmemezlikten gelme şansım yok. İkinci viskiyi de yuvarladım.

Burdan sonrası biraz bulanmaya başlıyor, ama hatırladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Ha bu arada bucket dedikleri bir içecek daha var. Ben kendimi sakındım, ama bazı gençler bu içkiden yuvarladı. Çocukların plaj kovasını düşünün. Bunun içine Tiger Viski, seven up, red bull falan karıştırıp veriyorlar. Fiyat makul. İç iç bitmiyor. Ama içenlerin biraz çarpıldıklarını gözlemledim. Ben bira ve viskiye devam ettim. Ne diyordum, sonra bir daha şamrele binip sonraki bara ilerledik. Burada çamurun içinde voleybol oynanabiliyor, sonra tahta bir iskeleden nehre doğru uzatılmış halatlara bağlı bir tahta parçasıyla nehre atlamak mümkün. Ben üzerime biraz çamur bulaştı diye, yıkanmak amaçlı bir kere atladım. Ama hepsi o. Sonrasında sanırım bir iki barda daha durduk. Bir tanesinden de kaydırakla nehre atladım. Bir amacı vardı ama aklımdan çıkıverdi. Çamurdu belki de ama ne önemi var. Akşama doğru, hafiften titreyerek şehre döndük. Şamrellerimizi teslim edip depozitolarımızı aldık. Etraf bir sürü sallanan insanla doluydu. Mana veremedim. Ağzınızla içeceksiniz diye bağırdım gençlere (Türkçe tabi). Sonra kendi kendime kahkaha attım. Baktım ben de yalpalıyorum. Bir daha güldüm. Tiger viski, kral viski dedim kendi kendime. Bir duş aldım, biraz yemek yedim. Sonra herkesin gittiği Q Bar’a gittim. Sade bir türk kahvesi söyledim. Yanında Tiger viski geldi. Anlamadım. Ertesi gün biraz geç kalktım. Biraz da başım ağrıdı. Ama sizlere aktarabilmek adına bu aktiviteyi yapmam lazımdı. Yoksa ne işin var şamrelle nehirden aşağı giderken bir sürü bikinili kızla içki içip dans ederek vakit geçirmekle. Zaman kaybı. Tam saçmalık…

Buradan foto yok maalesef. Yanıma su geçirmez ufak çantada biraz para bir de anahtar alabildim…

14 Ekim 2009 Çarşamba

Houay Xhi - Louang Prabang Yolu







Slow Boat...







Chieng Mai’den kuzeydeki şehir Chieng Rai’ye otobüs biletimi aldım. Otobüslerde yaşadığım hayalkırıklıklarını okuyup da üzülen dostlarımı bu sefer sevindirmek için biraz fazladan para ödeyip krallara layık otobüsü seçtim. İstanbul-Ankara çalışan, üç koltuklu VIP otobüslerden hiçbir farkı yoktu. Ben böyle otobüs görmedim desem yeridir. Su ve kek bile verdiler. Çantamdaki suyu daha sonraya saklayabileceğim için daha da sevindim. Kek ise, Saray’ın Tönbek Kek’inin biraz daha iyisiydi. Tatlı tatlı iyi gitti. Yol da rahat geçti.

Bir geceyi Chiang Rai’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden sınır kasabası olan Chiang Khong’a yola çıktım. İki buçuk saatlik yolculuktan sonra sınıra vardım. Tayland tarafında çıkışımı alıp karşıya geçmek için tekne biletimi aldım. 20 Baht olan biletin üzerinde “2” rakamı keçeli kalemle “4” yapılıyor. Turistlere bilet bir anda 40 Baht oluyor. Nehir olan sınırı geçmek için tek seçeneğiniz olan bu teknelerle pek kavga etmek istemiyorsunuz. Ben de kaderime boyun eğdim. Karşıya vardık. Tekneden zıplayıp, sınır binasına gidip formu doldurdum, Bir ay için 35$ lık vize ücretini verdim, haftasonu olduğu için (zaman meramını kaybetmişim, günü bilmiyordum) 1$ da ekstra ücret aldılar. Sonra bir form daha, damga, çıkışta bir vize kontrolü falan derken bir baktım Laos’tayım.

Benim gideceğim yer Luang Prabang. Buraya otobüsle gitmek mümküm ama en güzel yol nehirden gitmek. Slow Boat denen ve iki günde giden tekneler mevcut (gece nehir kenarında bir kasabada konaklayarak). Bir diğer seçenek de speed boat dedikleri küçük ve oldukça hızlı sürat motorları. Bunlar da 6-7 saatte gidiyorlar yanlış hatırlamıyorsam. İyi macera olur diye düşündüm ama çok tekin olmadıklarını hem okuyup hem duymuştum. Arada bu araçlar sayesinde hakkın rahmetine kavuşanlar bile oluyormuş. Ben şerbetliyim ama ıslanmaması gereken çok malzeme var yanımda. Onlara kıyamayınca slow boat ile gitmekte karar kıldım. Hani erkenden yola çıktım demiştim ya, o kadar erken yola çıkmamışım aslında. Son tekne sabah 11’deymiş. Ben de Laos tarafında ki sınır kasabası Huoay Xhi’de bir gün geçirmek zorunda kaldım. Gezginler burayı sadece geçiş noktası olarak kullandıkları için göreceli olarak biraz pahalı, ve fırsatçı satıcıların olduğu bir kasaba.

Ertesi gün için biletimi ve minderimi aldım. Koltuklar çok rahat değilmiş maalesef, bu yüzden bir dolardan biraz fazla ödeyerek minder edindim. Kanım çok ısındı bu mindere. O kadar para ödediğim için, minderimi bütün seyahatim boyunca yanımda taşıyıp, dönüşte maçlara da bu minderi götürüp, fahiş fiyattan incecik köpükleri satan, memleketin fırsatçılarına bir darbe indirmeyi planlıyorum. Ama bakalım minder dayanacak mı??? Ne diyordum, işlerimi halledip sakin bir gün geçirdim. Birkaç Beer Lao yuvarladım. Akşam oldu acıktım. Otelin sahibinin yeğeni olan genç dostum Ta’ya ne yenir buralarda dedim. Köşede ızgara tavuk yapan yeri gösterdi. Gittim. Zorlansak da anlaşmakta, iricene tavuk parçası 15000 kip, pilav 2000 kip dedi (1$ = 8500 Kip civarı). Biraz laklaktan sonra ikna oldum, ama adama da ızgarada taze pişen tavuğu istediğimi 50 kere kadar söyledim. OK dedi. Pilavımı, sosumu getirdi. Koku harika ama sonra ızgaradaki tavuğu aldı götürdü, yerine tezgahta beklemiş olan soğuk tavuğu getirdi. Dedim öbürünü verecektin. Şeym şeym (same same = aynı aynı) dedi. Ben de not şeym dedim. Sonra duvar suratlı kadın patrona gitti. Geldi, bir şey demeden benim pilavı sosu aldı götürdü. Tam da masadaki Laos’lu dostlarla kaynaşıp, ikram ettikleri lao lao viskisinden beleş bir shot attığım sırada, sahibi saklı hakkını kullanıp bana yemek vermeyi reddetti. Ben de mecburen kalktım. Hem viskiye hem tavuğa yandım, gittim başka yerde soğuk bir yemek buldum yedim. Keşke tavuğu yeseymişim, en azından viski beleşe gelebilirdi. Akabinde akşamı sakin geçirip uyudum.

Ertesi sabah erkenden (bu sefer de fazla erken, çok bekledim…) gidip tekneyi buldum. İnce uzun, iki tarafında tahtadan yapılmış koltukları olan vasıtada yerimi aldım. Sonra bir sürü beyaz adam doluştu içine. Sıkış tepiş olduk. Adamlar teknede herşeyi düşünmüş, fahiş fiyattan Beer Lao bile var. Sonra bir takım beyaz adamlar Beer Lao denen ateş suyuna saldırdı. Ben direndim. Yol uzun, Ganj’dan kurtardık kendimizi, Mekong’a kafa güzelken düşmemek lazım. Altı buçuk saatlik yolculuktan sonra Pak Beng denen kasabaya yanaştık. Ellerinde pankartvari otel bilgileriyle bizi bekleyen satıcılar yanaştı. Ben yürümeye devam ettim. Ucuz bir yer buldum. Bu tür durumlarda, sonunda, pankartla yanaştıkları zaman “git dostum” dediğiniz insanların otelinde son bulunca komik oluyor. Önceden niye artistik yaptın o zaman düdük, der gibi gülümsüyorlar. Ama bu kasabada başıma gelmedi (sanırım!). Burası da sınırdaki kasaba gibi bir gecelik konaklama noktası. Haliyle biraz sevimsiz ve kayda değer bir şey yok.

Sonraki sabah bizi daha küçük bir tekneye bindirdiler. Bir gün önce çok erken gittiğim için bu sabah da geç gideyim dedim. Çok geç gitmişim, çünkü gittiğimde herkes yerini almıştı. Çantayı arkaya bıraktım. Sonra yer aramaya koyuldum. Arka tarafta biraz daha geniş koltuklar var. Yalnız oturan bir kız vardı, çantasını da koltuğa koymuş. Dedim burası müsait mi? Değil, ön tarafa geç gibilerinden bir şey söyledi. Sabah daha afyon patlamamış, kıza bakıp, dilimizde para karşılığı cinsel ilişkiye giren kişi anlamına gelen kelimeyi telaffuz edip ön tarafa yürüdüm. Buralarda tıklım tıklım. Daha da geliyor insanlar. Ben de arkadaki plastik bahçe sandalyelerinden birine geri döndüm. Tam da barın yanı. Yola çıktık, yeterli koltuk ta yok, herkes arkadaki boşlukta toplandı. Mavi dolmuşlar gibi oldu burası. Uzatmayayım, sekiz saatlik yolculuktan sonra Luang Prabang şehrine ulaştık. Ama teknenin kalabalığından ne adam gibi fotoğraf çekebildim, ne de yayılıp rahat edebildim. Herşeye rağmen iyiki de tekneye binmişim. Yemyeşil doğanın içinde tekneyle süzülerek yol almak oldukça keyif verici. Yorucu da olsa değdi. O yorgunlukla tam anlayamadıysam da Luang Prabang çok sevimli ve huzur bir dolu şehre benziyor. Biraz daha inceleyeyim, hemen paylaşacağım…