Ürdün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ürdün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2009 Perşembe













Amman'a son otobüs!


Son işlerimi halledip, alacaklarımı alıp, otele paramı verip çantayı sırtlandım. Havaalanı’nda kalan dinarlarla Starbucks’ta bir kahve, bir sandwich götürdüm. Malum, Hindistan’da aç kalacağız. Biraz ön hazırlık şart. Uçak’ta vaktinda sayılabilecek şekilde, az gecikmeyle kalktı. Asıl bomba ülkeyi yakında göreceğim sanırım. Okumakla, resimlerine bakmakla kavranabileceğini pek sanmadığım bir yer Hindistan. Yaşamak lazım…
Ürdün’e gelince; Sezar’ın hakkını Sezar’a verip, çok etkileyici yerleri olduğunu söylemem lazım. Ama bu ülkenin genel olarak üzerimde aşırı bir etki bıraktığını da söyleyemem. Belki de daha önce de söylediğim gibi, Ortadoğu bizden çok da farklı değil ve ummadığım şeyler görmedim. Yine de her görülen ülke gibi gördüğüme de memnunum. Belki hayatta yolum bir daha hiç düşmeyecek buralara, ama herşey kafamda…

25 Ağustos 2009 Salı

Ve Petra

Seyatatimi planlarken Amman’dan aktarma yapmam gerektiğini öğrenince, burada bir hafta da geçirmeye karar vermemin asıl sebebi Petra idi. Dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak seçilen bu kente hakkını vermek lazım.
Petra’ya aslında Karak ziyaretinin hemen akabinde ilerlemeyi planlıyordum. Hatta bu uğurda sırt çantasını sırtlanıp, otele parasını ödeyip, geride kalanlarla helalleşip yola çıktım. Ama Karak’tan aşağıya sırtımda çantayla yürüyerek güç bela otobüslerin oraya varınca (Cuma ve ramazanın ilk günü olması da pek yardımcı olmadı tabi), katil kılıklı korsan minibüs sahibi arabın absürd rakamlar istemesi planda ufak bir değişikliğe sebep oldu. Ben de aynı çantayla Amman otobüsüne tekrar atladım, otele dönüp hafif bir hayal kırıklığı ile “beni özlemişsinizdir” diyerek aynı oda, aynı yatağa kendimi attım. Ama biraz daha akıllanarak tabiki…
Bu sefer eşşeği sağlam kazığa bağlayıp lüks otobüs firması Jettbus’tan yer ayırrtım. Polonyalı bir çift arkadaşla sabahın kör karanlığında kalktık gittik. Tam tamına 6,75 Dinar ödeyerek biletleri aldık. Sonra servis minibüsünün arkasına çantaları sallapati atıp bindik servise. Minibüs bizi otogara götüreceğine şehirden ayrılınca otobüsümüzün bu olduğunu hemen kavradım. Bir süredir pek kahve içemiyorum sabahları; haliyle beyin belli bir saate kadar fonksiyonsuz oluyor sanırım.
Minibüsümüzün klimalı olması ve çöl güneşinin perdenin arkasından bile ışıması, beş buçukta ayağa dikilmiş bedene uykuyu tekrar getiriverdi. Az biraz boyun tutulmasıyla Petra’ya uyuyarak vardık. Tam Petra Antik Kenti’nin giriş kapısında indirdi otobüs bizi. Şöförümüz de günübirlik gelenlere saat tam beşte kalkacağını, kalanlardan sorumlu olmayacağını anons etti sağolsun.
Sonra yeni koğuşum için, indiğimiz yerden yokuşu takip ederek (Dikilitaş’ta yaşarken küfrediyordum ama Petra ve yokuşlarını görünce burnumda tüttü eski mahallem), 20 kg çanta ile 20 dakka da geri tırmandık. Oteli bulup istirahate geçtim. Zira ertesi gün hafif zorlu olacak gibiydi…
Petra yürüyüşü için erken kalkmak en iyisi. Biz de öyle yaptık. 05:30 kalkış, 05:45 yola çıkış, 06:00’da açılan gişeden 21 Dinarlık bileti alış (Yeni dünya harikası olunca fiyatlar baya zıplamış), ve giriş…
Onbeş dakikalık yürüyüş sonunda şehrin içine doğru yol alan ve 1,2 km uzunluğundaki kanyona daldık. Bu yol gerçekten etkileyici. Uyku mahmurluğu falan kalmadı zaten. Sağa sola bakarak yürürken kartpostalların gözdesi ve şehrin en etkileyici binası olan hazine binası aradan gözüktü. Meydana çıkıp görünce de büyülenmemek mümkün değil buradan. Koca bina kayalara oyulur mu arkadaş. Napmış bu adamlar??? Sabah erken olması ile sakindi ve doyasıya baktırttı kendine…
Ama yol bitmeyeceği için devam ettik. Aralardan derelerden giderken duvarlara oyulmuş şehri, tiyatrosu, sağdaki devasa kaya mezarlarına hayran hayran baktık. Bolca fotoğraf çekildi.
Tecrübe edenlerden taktik aldığımız için, “Monastery” denilen en tepede ve en uzakta, ve de ziyadesiyle büyük olan kiliseye doğru yollandık. Hakkaten de erken saatte çıkmakta yarar varmış. Ne merdivenmiş, ne tepeymiş yahu. Keşke bedevilerin “you want donkey sir?” sorularına pozitif cevap verip binseymişiz eşeğe. Gerçi sonra üzerinde insanlarla uçurumun kenarında nasıl yürüdüklerini görünce bu fikrim hemen nötrlendi. Bir saati aşkın tırmandıktan, yolda hergün oralara nasıl tırmandıklarını hala anlayamadığım bedevilerin incik boncuk tezgahlarının yanından bir şey almadan süzüldükten sonra, hedefe ulaştık. Burası da oldukça büyüleyici bir yapı tabiki. Dağın en tepesine 45m yüksekliğe, 50 m genişliğe sahip bir bina oyulunca, siz de görmek için tırmanıp çıkınca, ve de burayı görünce yorgunluk falan kalmıyor. Dağın tepesinde çeşitli açılardan seyrediyoruz burayı. Düzlükteki 2-3 ayrı ufak tepeciğe de ayrıca tırmanıp hem muhteşem vadi manzarasını (Dünyanın sonu yazmış adamlar vallaha), hem de muhteşem yapımızı sindirene kadar seyredip biraz da soluklanıyoruz… Foto faslı ve geri dönüş başlıyor.
Zor kısmı bitti diye düşündüm o aralar. Ne gaflet. Tepeye önce çıkalım diye yanından geçtiğimiz kaya mezarlarını ziyaret ettikten sonra en başta planlamadığımız tiyatronun arka tarafına da dolaşalım dedik. Sonra gitmişken şu meşhur aslanı bir de “tanrılar kurban istiyooor” dendikten sonra işlemin gerçekleştiği yer olan "Sacriface" ı de görelim dedik. Yolda gördüğümüz Fransızlar azcık dik dediler, tınmadım. Azcık dikmiş, öğlen tam oniki sıralarında başlayan tırmanış ve iniş 15:30 sularında son bulduğunda düz yolda sallanıyordum. Ağrı dağının yarısına çıkmış kadar oldum. Hayatımda bu kadar merdiven çıkmamıştım (basamakların yarısı da uçurum kenarı zaten). Adak yerine varıp tam tepesinde dikilirken birden bir bedevi kadın zıpladı çıktı. Kendisi de yaptığı aksiyonla düz orantılı şekilde korkunçtu. Bir fotoğraf gösterdi, çocuğuymuş galiba. Para mı istedi yoksa bir aşağıdaki tezgahtan alışveriş etmemizi mi, anlayamadım. Bedeviler da Mardinli midyeciler (inşallah odaları yoktur. Bir de özür yayımlamak istemem) gibi organize çalışıyorlar. Zaten korkudan sonra kendime gelene kadar kafa gitti, güzelim yerde bir foto çekmişim, sonra farkettim.
Sonra su da bittiği için tuz yalamış keçi gibi indik aşağıya. Biraz da abartayım Evliya Çelebi gibi, 10000 basamak inerek indik. Düz yol bile yokuş oldu sonrasında. Sabah sekerek geldiğim yollar uzadı da uzadı. Petra’da harcadığımız 9 saatin tam tamına 8’i yürüyerek geçti. Sandaletler ayakları kesti, ben de kendime terlik istirahati verdim. İki gündür terlikle geziyorum. Şehirden çıkarken bir daha gelebilecek miyim diyerek iç geçirdim… Gerçekten yeni harika olmayı hakediyormuş, Ürdün’de vakit geçirme fikrim de boşa çıkmamış oldu böylece. Otele nasıl vardık bilmiyorum, varınca yalaktan içercesine suya dayandım. Açık büfenin yarısını yedim akşam olunca. Gece de güzel bir uyku çektim. İki günlük tavsiye edilen programı bir günde yapınca böyle oluyormuş...
Ama yol biter mi, sabah kalkış 06:30, üçkağıtçı şöförle iki teker üzerinde Amman’a yola çıkış 07:30, virajlara iki teker girdiğimiz için üç saat sonra aynı otele varış. Yine aynı oda, yine aynı yatak. Sanki kombinesini almışım gibi:) İşte bugünü de böyle yedik. Yarın akşam yol var yine: Hindistan!!! Bakalım orası ne getirecek…

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Karak

Öncelikle şunu belirterek başlamalıyım ki Karak’la ilgili gözlemlerimi yazmayı yoğun programdan ötürü Petra ziyaretinin sonrasına bıraktım. Petra’yı gördükten sonra da Karak ile o kadar uzun uzadıya yazmanın gerekli olmadığına karar verdim…
Karak Amman’ın 1,5 saat güneyinde yer alan bir şehir. Zaten Şehir de Karak Kale’sinin etrafında yer alıyor. Kale haçlılar tarafından inşa edilmiş, kuş yuvası gibi tepenin en tepesinde yer alıyor. Bütün vadiye hakim ve oldukça korunaklı. Vadi manzarası etkileyici. Fotoğraflardan da görebilirsiniz zaten…
Ahırları, zindanları, enterasan mutfağı ve oldukça geniş yapısıyla oldukça ilginç bir yer.Yer yer hasarlı olsa da genel yapısı itibarıyla bütünlüğü korumuş. Ben kendi adıma beğendim ama buraya bir gün harcamaktansa farklı bir yerler görülebilirmiş gibi hissetmedim de değil hani…

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Jerash (Gerasa da eski ismi)

Sabah makul bir saatte kalktıktan sonra aynı zengin kahvaltıyı yapıp Polonyalı dostlarla Taksi savaşımıza hazırlandık. Arap taksici kardeşlerimizin dayanaksız ama sözbirliği yapmışçasına belirlediği “1 dinar each” tarifesini delmek için mücadeleyi edip, taksimetreli taksiyi bulduk. Rehber kitabın yanlış yönlendirmesiyle yanlış otogara gidip bir taksiye daha bindik. Sonuçta otobüse de kelle başı bir dinar, ve bir saat sonra Cerash’tayız. Ama buna on dakika sonra kalkıyor dedikleri şahane mercedes 303'ün içindeki 1,5 saat bekleme süresi dahil değil.
Jerash oldukça iyi durumda, ayakta kalmış antik bir Roma kenti. Bundan ötürü girişte 8 dinarı alıyorlar adamlar zaten. Daha önce bahsettiğim araba yarışlarının seyri de 12 dinarmış. Ben hemen birkaç beleştepe gözlemledim tabiki. Gerçi daha sonra şehri gezmesi uzunca sürdüğü için yarışı kaçırdık. Beleştepeye de ihtiyaç kalmadı.
Şehir oldukça güzel ve oldukça da geniş bir alana yayılmış. Sindire sindire dolaşması temiz bir 3,5 – 4 saat alıyor. Sabah beşte kalkmayıp benim gibi gezmeyi çöl güneşinin tepe noktasının tam altına denk getirirseniz, içinde olduğunuz kenti de yaşadığınız çağı da karıştırırsınız. Üzerine bir de güneş kremini otelde bırakırsanız, halihazırda yanmış bedenin kollarına ve ensesine 2. katı da atarsınız.
Ağlamak olmaz, kendi düşen de ağlamaz zaten. Bu yüzden şehre devam edelim. Daha önce Amman için bahsettiğim durum burası için de geçerli. Evler nerdeyse antik kentin içine kadar girmiş. Yapılaşma de zaten buranın etrafına doğru genişliyor. Antik kentin girişinde çok güzel ve devasa bir kapısı, solunda hipodromu, içinde de ikişer adet tapınak ve tiyatrosu, hamam ve forumuyla oldukça görülesi bir yer. Yakın Doğu’nun en iyi korunmuş ve en önemli Roma kenti olduğu kabul ediliyor. Bazı yerlerinde yürürken moziklerin üzerinde yürüdüğümüzü farkettik. Ekstra bir korumaya da ihtiyaç duyulmamış sanırım. Mozaikler de kayda değerdi bence. Tiyatrosunda tulum ve davul çalan yerel kıyafetler giyinmiş iki de arap abi vardı. Müzik eşliğinde zıplayan turist grubu da çok eğleniyordu. Fazla bir bahşiş atanını da görmedim. Eğlenirken iyi, parayı vermeye gelince Şükran de kaç. Olmaaz. Biz dans etmediğimiz için vicdan muhasebesi yapmadan sıvıştık. Genişten ve ağırdan aldığımız şehir turunu bitirip Amman’a geri dönmeyi becerdik.
Yolda tanıştığımız İrlandalı arkadaşımızdan (girebilir miyiz acaba diye bir arkadaşıyla Irak sınırına dayanmış, girip 2 gün de orda takılmış ilginç bir şahsiyet) tıkınacak yeni yerlerin de tariflerini aldık. Yemeklerimizi yiyip bedava çay için otelimize döndük. Bir sonraki güne de haçlıların inşa ettiği Karak kalesini ziyaret planladım...

Amman, Ürdün

(Öncelikle gecikmeli post için üzgünüm! Bol koşturmaca ve İstanbul Cafelerindeki internet konforunu yakalayamama sebeplerinden ötürü anca vakit bulabildim:)
Haliyle sabah uyandım. Kahvaltı da var. Koştum aşağıya. Zengin büfeden bir adet haşlanmış yumurta, bir adet krem peynir, biraz reçel (ne reçeli hala anlamadım), bolca lavaş aldım. Mide bayram etti.
Sonra biraz sordum soruşturdum, nereye gidilir. Kitaba da baktık. Görecek yerler biraz sınırlı çıktı. Bizim otelin arkasında ki tepenin tepesinde kale, tapınak, kilise var antik. Ben de oraya tırmanayım dedim. Keşke haritaya baksaymışım, sanırım ters taraftan sağlam bir daire çizerek dolaştım da vardım. Kapıda 2 Ürdün Dinarını verdik girdik. Ege’yi gezen birisi için fazla bir şey ifade edecek bir yer değil belki ama Amman atraksiyonlarının başında gelen yeri de görmüş olduk. Bir de küçük müze var. Birkaç odacıktan oluşan müzecik daha doğru. Orda biraz bakınıp gölgeden faydalandım. Sonra çıktım.
Amman’ı biraz tepeden seyrettim. Sarı bir şehir. Hatta baya sarı. Bizde sık rastlanan cinsten devasa bir bayrak direği kondurmuşlar. Hafif hafif dalgalanıyordu bayrakları. Tepelere de bol miktarda ev kondurmuşlar. Renklerinin standart sarılığı dışında tepelerdeki yapılaşma İstanbul’un pek çok yerindeki yapılaşmadan farklı değil aslında. Bizde de sık rastlanan köylülerin antik kent taşlarını kullanıp kendilerine bir yuva kurma azmi ve becerisi bu antik tepenin etrafında da kendini göstermiş. Ortadoğu’yu çok sık ziyaret ettiğim söylenemez, o yüzden fazla bir şey söylememek lazım belki de. Zira diğer gezginler (ki ipini koparan ortadoğuya gelmiş gibi. Japon’u, Korelisi, Polonyalısı, Fransızı, bir de ben…) Amman’ı diğer ortadoğu kentlerine kıyasla övgüye değer bulduklarını belirttiler. Bugün tepede bir bar bulup 2,5 Dinar ödeyip (evlat acısı gibi, rakama bak, o da happy hour) bir bira atınca benim kanım da biraz daha kaynadı bu şehre. Kaos hakim olsa da yine de enterarasan yanları yok değil…
Sırada “Cerash” var. Kuzeyde oldukça iyi korunmuş olduğu söylenen/yazılan Antik Roma Kenti. Hatta Ben-Hur abimizin anısı canlandırılırcasına atlı savaş arabası yarışları bile yapılıyormuş belli saatlerde. Göreceğiz…

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Son Resim / İlk Resim ve Yolculuk

İstanbul’da ki son resmim biraz kurbanlık koyun gibi oldu sanırım. Ama insan azcık da heyecanlanıyor yahu. Sabah kalkıp son kontrolleri yapıp, çantayı sırtlandık. Pek de hafif olmamış namussuz. Güya az eşya aldık yanımıza.
Tabi ki Kadıköy’den kalkan deniz otobüsünü kaçırdım (bu sefer ben de kabahat yok anne, çalışma varmış. Hatta taksici beni Bostancı’ya götürürken Kadıköy’de CHP kazandığı için AKP’nin bu işleri bilinçli yaptığını söyledi). Sonuçta vakitlice vardım havaalanına.
Enterasan bir grup olan Umre yolcuları ile uçağa doluştuk. Gerek yok diye bir kıytırık saat almamıştım. Bundan ötürü tam ne kadar uçtuk bilemiyorum. Sonra da çölün ortasına iniverdik. Kapıda 10 Ürdün Dinarı’na vizemizi aldık (10 Euro’ya tekabül ediyor). Sonra “other nationalities” yazan öbür sıraya girdim. Boşuna beklemişim, adam almışın vizeyi, geçsene dedi. Geçtik çıktık.
Memleketimizin en çok sevdiğim (!) meslek grubu olan taksicilerin buradaki meslektaşları da “where you go my friend” dediler. Buranın Havaş’ının yerini önceden öğrendiğimden, istifimi bozmadan yürüdüm. Ve buldum da! 3 Dinarı da oraya verdik, bileti aldık. Çantamı yanıma alacağım beyefendi, içinde kırılacak var demeye çalışırken görevli ayı “memnu, memnu” dedi, aldı bizim çantayı fırlattı. Aşk-ı Memnu’yu okumuştum. Ama “yassak hemşerimi” anladığımda çantam bagajdaydı vallaha. Kesin yassak da değildir ama kaderime razı oldum. Malzemeler hala sağlam ama.
Salimen otogara da vardım. Tabi taksiciler hazır asker. En son birisi nereye dedi, dedim “downtown, ama yürüyeceğim!”. Dedi “20 km’s, you are crazy”. Sallıyordur dedim yürümeye devam ettim. Sonra baktım polis abiler var, sigara tellendiriyorlar, hemen çaktım bir Selamın Aleyküm, bir de sigara uzatttım. Almadı, ama giden otobüsü gösterdi. Orda da dedik derdimizi, beş dakkalık konuşmadan sonra doğru otobüs olduğunu söylediler.Velhasıl, 20 km kadar gittikten sonra (Şaka, şaka ,o kadar uzak değil aslında ama trafik burda da güzel) Mahmutpaşa’da ki hanlara benzeyen Hotel Mansour’u da buldum. Girdik, iki deliyürek künefeye çökmüşlerdi. Beklerken Hostelin tek beleş şeyi olan çaydan bir fincan götürdüm.Gittim odaya. Sonra. Yorulmuşum. Sonra da yattım uyudum…