30 Nisan 2010 Cuma

Buenos Aires, Yaşandı Bitti

Buenos Aires macerası bitti. Yazımı Iguazu Şelalelerine gittiğimiz otobüste yazıyorum. Dönem ödevini son güne bırakıp da okul servisinde hala yazmaya çalışan düdüklerden oldum gibi olabilir. Ama böyle bir şey yok. Bu tamamen şehrin bize her an, olmadık yerlerde yapabileceği sürprizleri, şaşırtmacaları yazımdan eksik etmemek için, şehri terkettiğim dakikaya kadar direnmemden kaynaklı. Peki şehir bu direnmemi haklı çıkartacak ne yaptı? Pek bir şey yapmadı aslında. Ama yapabilirdi değil mi? Arayı biraz açtık, doğruya doğru. Öncelikle dürüst bir itirafta bulunayım, bir ay biraz fazla bir süreymiş bir şehirde duraklamak için. Zira, bir süre sonra, gezginden ziyade şehrin yerlisi gibisi oluyorsunuz. Elinizde migros poşetleriyle eve giderken (zaten tipten farklı değiliz), işten dönen Arjantinlilerden bir farkımız yoktu. Eda ve Tansu sona yaklaştılar seyahatte ve mizaçları gereği daha sakinler. Ama ben ara ara huzursuzlandım bu durağan hayattan. Ama onları bu enteresan şehirde yalnız bırakamazdım (Bir de Eda dairenin aylık parasını benden peşin almıştı). Anlayacağınız son zamanlarımız beklenen üzere sakin geçti. Ama buradan, yorumunu eksik etmeyen Hüseyin’e sesleniyorum: şu an itibariyle harekete geçmiş durumdayım, her ne kadar bunun sonu Senegal değil Peru olacak olsa da tempo artacak, söz vallaha.

Hazır otobüsteyken otobüsü de anlatayım azcık. Tilki olan Tansu ve Eda otobüslere uzun zamandır hakim oldukları için Cama denen yataklı otobüsten aldılar bileti. Kendilerine borçlu bulunduğum küçük bir meblağ yüzünden de, biri beni tutarken öbürü benim kredi kartımı kullandı biletleri almak için. Seyahat mafyası bunlar, bulaşmamak lazım. Ama otobüs güzel çıktı. Sıralar üçlü,koltuklar geniş akşamüstü krosan (burada çok şekerli yapıyor namussuzlar) arası sandviç, akşam da tavuk budu, patates püresi, salata, jambon, ekmek ve şaraptan oluşan menüye daldık. Sanki uçaktayım. Ben kendi yemeğimi bitirince Eda’nın yiyemediklerini de yedim. Arka koltukta oturan rahip adayı genç, yan masadaki tavuk budunu ve derisini nasıl kemirdiğimi görünce dehşete kapıldı, yüzü ekşidi, ıstavroz çıkardı. Ben de yüzüne bakarak kelime-i şahadet getirdim. Hahaha diye güldüm. Kafasını çevirdi. Sonra birbirimizle muhattap olmadık. Muavin ardı arkasına filmler koyduk, onları seyrettik. Kazara bir yerde denk gelirseniz Scorpion King II’ye seyretmeyin, yolda bile görseniz, parasını verin alın yakın. Sevaptır. Üçüncü filmimiz Transformers yarısından sonra donarak yavaş ilerledi,ve hala ilerliyor. Bu satırları çocuk Megathron’a küp sokarken yazıyorum. Halbuki Optimus, kendisini feda etmek adına, küpün kendisine sokulmasını istiyordu. Bu filmi de sevmedim zaten. Yazıyı bitirince de uyuyacağım, Eda demin yorgunum, karnım ağrıyor anlamam, yarın tam gün şelale var diye tehdit etti. Tırstım açıkçası, dinleneyim.

Evet efenim… Son zamanlarda ne yaptık. Ben her zaman yaptığım gibi yumurta kapıya dayanıncaya kadar bekledim, bir sonraki gideceğim ülke olan Peru’nun vizesini almayı bu hafta, yani son haftaya bıraktım. Eda’nın, bak senin için bulduk konsolosluğu dediği yer konsolosluk çıkmadı. Gerçeğine gittim. Kapıda Perulu olduğunu sandığım üç dört genç saldırdı üzerime foto şipşak, bende çektir diye. Aradan sıyrıldım. Gittim informasyondaki kıza, kendimden emin , ben dünyayı geziyorum ve büyüleyici ülkeniz için vize talep ediyorum dedim ve delici gözlerimle baktım kendisine. Küçük bir kağıt kesti verdi, evraklar bunlar, topla gel, 15 güne alırsın inşallah dedi. Benim gür ses hemen kangaldan finoya döndü. İncelen sesle ehehe, benim biraz acelem vardı da, çabuklaştırmak için ne yapabilir, maruzatımızı kime anlatabiliriz viyakladım. Acıdı halime, Kral Carlos’u çağırdı. Gençten elemana derdimi anlatınca, sen sıkma canını koç, ben gezenleri kollarım, hem çok okuyan değil çok gezen bilir dedi. Yarın gel dedi, bakalım. O akşam, uzun zamandır birlikte içmediğim Viski ve Tia Maria adlı kahve likörünü karıştırarak içtik. Doğaüstü bir içki. Deneyin görün. Kızlara içirmeyin, kendilerini kaybedebilirler. Alkolden değil, karışımın güzelliğinden. Kelle başı üçer tane çakınca kafa kalmadı. Ertesi sabah kalktığımda konsolosluğun vize bölümü çoktan kapanmıştı. Araya da haftasonu girdi. Ama ben hiç korkmadım. Pazartesi evraklarımı toparladım, gittim buldum abiyi. Herhalde acıdı bana. İşlemler bitince, sen 15 dakika bekle de vizenin damgasını koyalım dedi. Bugün mü alıyorum diye içten içe çok sevindim, ama bu benim için çok doğalmış gibi davrandım. Akabinde elini sıkıp çokça teşekkür ettim Carlos’a. Aynı gün vizeyi halletmenin gururuyla şaraplı kutlama yaptık akşamına.

Azcık da şehirden bahsedelim, di mi? Günlerden bir gün, şehrin daha önce gezmediğimiz tarafı olan liman tarafı, yani Puerto Madero’ya gittik. Ama turumuza Plaza San Martin’den başladık. Burası meşhur meydanlardan biri zaten. Buradan aşağı doğru devam edince kocaman saat kulesi yolunuzun üstünde. Etraf park, karşısı tren garı. Burada şehrin görüntüsü bizim Sirkeci’yi andırmaya başladı. Demek tren garı olan yerlerin etrafı birbirine benziyor. Daha çok seyyar satıcı, gözleri fıldır fıldır olan tehlikeli veletler. O arada da köyün delisi bir yaşlı kadın gelip, fotoğraf makinelerine dikkat edin dedi. Azcık huylandıysak da pek sallamadık. Denize doğru devam ettik. Bugün otobüse bindiğimiz otogarda hemen burada, tren garının bir aşağısında. Otogarları oldukça büyük, düzenli ve temiz. Hakkını verelim unutmadan. Yanından geçip limana vardık. Eski liman renovasyondan sonra oldukça fiyakalı hale getirilmiş. Her yer restoranlar cafeler ile dolu. Etrafta çok fazla şirket binası da mevcut. Biraz kafayı kaldırınca, oldukça kalburüstü insanların yaşadığını tahmin ettiğim, çok katlı binalar göze çarpıyor. Nehir kenarında yürüdükçe yürüyebiliyorsunuz. Tuğla binalar, eski vinçler, suda yelkenliler gemiler çok güzel gözüküyorlar. Ortada Kız Köprüsü (Fotoğrafı mevcut, tarifi zor, o yüzden bakın lütfen) var. Tam ilerlerken çok güzel bir yelkenli gördük. Eda dedi ki, kitapta okumuş, bu yelkenli dünyanın etrafını 17 kere dolaşmış. Giriş de iki peso, bir şey değil. Hemen çıktık üstüne, gezindik. Ben bu yelkenliyle okyanusları aşmanın nasıl olduğunu, kendimi dümenin başındaki kaptan olduğunu ve salak tayfalara miçolara emirler yağdırdığımı hayal ettim. Mutlu oldum. Buradan çıkıp biraz daha ilerledik. Bir baktık ki daha büyük ve daha güzel bir yelkenli. Eda dedi ki asıl dünyayı dolaşan buymuş, öbürü ehemmiyetsiz, kıytırık bir gemiymiş. O hayaller çatırdadı, kırıldı. Yeni yelkenliyle ilgili hayal kurasım gelmedi sonra. Ama allah için güzelmiş. Çıkışta akşam trafiğine kaldık. Büyük şehirlere yakışacak bir trafiği varmış hakikaten. Yürüsek daha hızlı giderdik ama ayaklarda derman kalmamıştı.

Geçen sefer daha çok tangocu fotoğrafı çekeceğim demiştim, söz vermiştim. Bir gün yolumuz tekrar La Boca’ya düştü. Burada dört beş tane mekanda oturup tangocuları ve yerel dansları seyredebiliyorsunuz. Biz geçen sefer sokaktan fotoğraflarını çektiğimiz tangocuların dans ettiği mekana oturduk. O gün kendimi hep aynı pavyonda aynı şarkıcıyı seyretmeye giden adam gibi hissettim. Gittik yine aynı tangocu kızın fotoğraflarını çektik. Ama bence en seksisi buydu gördüklerim arasında. Halk dansını yapan ikilideki kız da çok şirindi. Hemen Quilmes Red Lager birasından sipariş ettik. Bira Tango iyi geldi. Boca demişken, biz bir de uzun zamandır Boca Juniors maçı seyretsek mi diye düşünüyorduk. En son şansımızın olduğu gün de şehrin biraz dış taraflarında Gaucho (Bunların sığır çobanları, kovboyları) pazarı kuruluyormuş. Fikstüre de baktık, Boca sallantıda. Biz de gidelim bıçak falan bakalım dedik pazarda. Maç nasıldı bilemiyorum ama Pazar yeri bence çok güzeldi. Gerçi otobüsten ilk inince gördüğümüz tezgahlar bizi çok korkuttu. Bir saat belediye otobüsünde ayakta git, inince çin malı, bir milyoncu tarzı tezgahlar gör. Gel de panikleme. İlerledikçe Pazar güzelleşti, kalabalıklaştı. San Telmo’nun pazarına göre daha çok yerli, daha az turist var. Haliyle fiyatlar da çok daha gerçekçi. Biz Tansu’yla her bıçakçıya uğradık. Adamların mangal için bıçak setleri harika. Zaten bilen bilir, bıçaklara zaafım var. Burada çatalı, bıçağı, masatı ve deri kılıfıyla öyle enfes setler satıyorlar ki insanın dibi düşüyor. Bir ton başka ıvır zıvır da dolu ama ben pek ilgilenmedim. Platform kurmuşlar ortaya, danslar ediliyor, şarkılar söyleniyor. Yerel kıyafetli tipler dolanıyor. Pek çok midillici amca bu cüce atlara çocuk bindirip gezdiriyor. Pamuk helvacı, et sosis sandviç yapan ızgaracıları, elma şekercisi ile adeta bir mesire yeri, bir bayram havası var. Tansu’yla ufak birer bıçak seti edindik. Aynı set olmasına rağmen, akşam evde kınından çıkarıp çıkarıp kiminki daha keskin diye kıyasladık. Sonra oybirliğiyle benimkinin daha keskin olduğuna karar verdik.

Bazı akşamlar dışarı çıkmayı da ihmal etmedik tabiki. Yeri geldi denk geldiğimiz Türk arkadaşlarla sabaha kadar içtik. Yeri geldi ölümüne Parrilla (EEETTTT) yedik. Bir gün hatta yemek sonrası Palermo’da bir meydanda takılırken, tatlı niyetine üçü on pesodan kurabiye aldık. Bu paraya kurabiye mi olur diye söylendik, ama tonton teyzenin ev ekonomisine katkıda bulunnak istedik. Kurabiyelerden sonra Puerto Natales’ten tanıdığımız, Alaska’dan Ushuaia’ya kadar motoruyla bir senede gezerek gelmiş olan Oliver’la karşılaştık. Aynı masada bir saat oturduktan sonra biz üçümüz komik birşeyler olmamasına rağmen kahkalarla gülüyorduk. Biz bu kahkaları Heinekene verdik. Oliver’da Heineken içmişti, ama o gülmüyordu. Aman allahım, yoksa o kurabiyeler kekikli miydi? Anlayamadık. Bu gizemli olayı olduğu gibi bırakmaya karar verdik. Günlerden bir gün de kayıp yerel arkadaş Tomas ortaya çıktı. Hep beraber onun bize daha önce tavsiye etmiş olduğu restorana gittik. Siparişlerimizin çokluğu karşısında şaşırsa da masada bir şey kalmayınca daha çok şaşırdı arkadaşımız. Yanına da dört şişe şarabı götürünce herkes pek bir neşelendi. Tomas kardeşimize kendi şehrinde bilmediği bazı yerleri anlattık. Çok çok daha şaşırdı. Burada sakatata limon sıkıyorlar, ben de buna şaşırdım. Izgara böbrekte uykulukta falan oldukça güzel oluyor, deneyin. Oliver ve önceden tanıdığımız başka iki alman arkadaşla karşılaştığımız bir başka akşam var ki, onu bana sormayın, baya bir bulanık.

Eveeeetttt… Saatler dakikaları, günler saatleri kovaladı ve Buenos Aires burada bitti. Sidney’den sonra yaşanılabilecek hissiyatı yaratan bir başka şehir burası oldu benim için. Yemeği, içkisi, hayat tarzı, insanların canayakınlığı ile ben çok sevdim. Az da ispanyolcam olsa burayı fethetmeye çalışırdım herhalde. Bir daha fırsatım olursa, Güney Amerika’da tekrar gelmeye çalışacağım yerlerin başında Buenos Aires gelecek kesinlikle. Ama yollara düşme vakti geldi artık. Hüseyin’i daha fazla kızdırmadan hareket etmek lazım. Şelalelere ayağımı sokayım, hemen haberdar edeceğim sizleri…

17 Nisan 2010 Cumartesi

Ve Buenos Aires

Şehre varışımızı ve yaşamaya başlamamızı biraz detaylandırarak gireyim yazıya. Daha apartmanıza girerken, geldiğimiz memleketten ve şehirden şüphe ettirecek bir kişiyle karşılaştık. Esmer gür saçları, favorileri, bıyığı, boynundaki zinciri ile Hamza Abi. Daha sonra öyle adlandırdım kendisini. Bizim Apartmanın görevlisiymiş, tam nerdeyiz biz diye düşünürken İspanyolca girdi muhabbete. Yerimizi kavradık orada, çak Huliyo deyip geçtik. Köşede 6 Peso’ya pizza satan pizzacıya gittik Tansu’yla yerleşir yerleşmez evimize. Kurt gibi açız. Milletin elinde numara bekliyorlar. Kıçımızı yırttık, anlatamadık derdimizi, alamadık numaramızı. Ama dükkanı da terketmedik. Köşede omuzları düşürüp beklemeye başladık (neden böyle yaptık bilmiyorum). Adamlar sonunda acıyıp “gel hadi gel, ne istiyonuz bakiyim” dediler, yüzümüz güldü, tezgaha koştuk. Kapatmak üzerelermiş aslında. Bir jambonlu (islami usüllere kesilmiş, dana jambon), bir margarita bir de napolitana söyledik. Yanına da 2 litrelik kola. Sanki ramazan sofrası… Yorulmuşuz, bira almaya halimiz kalmadı. Sonra da televizyonun karşısına geçtik. 7,5 aydır yatağa yatıp film seyretmemiştim. İki film birden yaptım. Star Wars’ların yenilerinin son ikisi. Bu kadar kötü olduklarını unutmuştum. Bizim genç padawan Tansu’ya TV guide bulma ödevini verdim, daha iyi filmler bulmak adına. Benimle yaşayacaklarsa belli kuralla uymaları gerektiklerini izah ettim. Anladılar… Evet, girişimizi böyle yaptık bu güzel kente…

Muhitimiz güzel, çabuk alıştık. Biraz yerleşik hayata başladık, doğruya doğru. Elde bira, balkonumuzda takıldık. Karşı apartmanda yaşayan üç öğrenci kızın, günbegün ve kademeli olarak, önce ilk perdesi kapandı, sonra öbürü, derken panjurları yarıya indi, sonra tümden kapandı. Sanırım Tansu’nun zoom objektifi takıp makineye, lokal insanların hayat tarzını yakından inceleme sevdası da bunda etkili olmuştur. Mahallede balkonda takılan tek tipler biziz zaten. Başka kimse yok dışarıda. Kıllanan adam gibi, sabah kahveyle, akşam birayla sokaktan geçenlere korku saldık, ve salmaya devam ediyoruz. İlk birkaç gün dinlenceden sonra, şehri de ufak ufak gezmeye başladık. Ev Recoletta’da, biz de kaybolan kedilerin evi araması gibi, küçük daireler çizerek başlayıp, dışa doğru devam ederek, şehri tavaf etmeye başladık.

Recoletta’nın mezarlığı meşhur. Görülmesi gereken yerlerin başında. Fotoğraflarda güzelliğini görebilirsiniz. Çok fazla fotoğraf koymamaya çalıştım, mazallah bu kadar haç resmiyle misyoner damgası yiyip, sakata gelmek de var. Ama mezarlık gerçekten çok ilginç. Kendi içinde bir şehir. Sokakları, meydanları, büyük ve küçük ev gibi mezarları, camları, heykelleri, bakımlısı bakımsızı derken sizi içine çekiyor. Anlamadan üç saate yakın geçirmişiz içinde. Arada Eva Peron’un mezarını bile tarif ettim birilerine. Biraz elle kolla oldu ama buldular sanırım. Düz git, sola dirsek yap, sağa dön, siyah mermerli ve bol çiçekli olan… Kaptırınca kendini anlamıyorsun ama çıktığın zaman dışarı, bir derin nefes alıyorsun. Ne de olsa mezarlık… Hemen kapısının önünde park var. Gerçi Buenos Aires’in yer yerinde park var, ve de çok güzeller. Her parkta çimenlerin üzerinde takılan gençler, yürüyüş yapanlar, köpek gezdirenler, daha kalabalık olanlarında müzik yapanlara rastlıyorsunuz. Arada köpek sevdiklerini de vurgulayayım. Ne kadar çok köpek sahibi ve haliyle köpek var, anlatamam. Kaldırımlarda yürüyüş, Hindistan benzeri bir gerginlik veriyor insana zaman zaman. Orada inek burada köpek pisliğine dikkat etmek zorundasınız. Recoletta’ya dönersek, mezarlığın etrafında bol miktarda cafe ve restoran konuşlanmış. Turistlerden de rağbet gören bir bölge. Biz de Onur’un tavsiyesini dinleyip bir timeout dergisi almıştık. O gün müydü değil miydi hatırlamıyorum ama dergiden bulup Cumana adlı restorana gittik. Geleneksel yemeklerden tavsiye edilen güveçlerden sipariş ettik. Eda’nın şansına sosisli kurufasulye, Tansu’ya etli türlü, bana da balkabaklı et düştü. Dadından yiyemedik. Sonra ekmek söyleyip sıyırdık. Üzerine de 10 Peso’ya Mate sipariş ettik. Döndere döndere içtik acı Mate’yi. Yerlilerinin dümeni kıyak zaten. Bazen gelip bir Mateye saatlerce işletmeyi işgal ediyorlar. Biz en azından yemek yemiştik, terbiyesiz adamlar. Bir ikinci kere de sadece mate içmeye gittik, ama ilk seferinde çok yediğimiz için vicdan azabı çekmedik hiç. Saatlerce oturduk yine acı mateyi döndere döndere.

Sonra bakalım neler yapmışız. Bir pazar günü San Telmo’ya gittik. Ben ilk transit geçişimde bir gün geçirmiştim Bu bölgede. Tecrübeliydim. Eda ve Tansu’yu tuttum ellerinden götürdüm San Telmo’da ki Defensa sokağına. Bu sokak baya bir uzun, ve girişinden sonuna kadar, aklınıza gelebilecek her türlü ıvırın zıvırın satıldığı tezgahlar açılıyor Pazar günleri. Şehrin en eski kesimi olan San Telmo yerlisi yabancısı ile doluyor, cıvıl cıvıl oluyor. Haftaiçide uğramıştık zaten, iki halini de biliyoruz. Sakin zamanında da antikacılar, marjinal butikler, plakçılar, incik boncukçular vs. var. Haftasonunda bunlar arka planda kalıyor, tezgahlar ve sokak gösterileri ön plana çıkıyor. Sokak göstericileri arasında davullarını çalan gençler, gitarını çalan amca, tangocu yavru bayanlar ve dans partnerleri, klasik müzik yapan sanat okulu öğrencileri (öğrenci kimliklerine bakmadım ama öyle yakıştırdım. Blog benim değil mi? İstediğimi yazarım), hayali arkadaşıyla danseden başka bir yaşlı amca var. Kek, empanada (poğaça benzeri, içi dolu hamurişi, kapalı kenarı işlemeli), sandviç vs. satan tiplerde geziyor ortalıkta. Haftasonu hem eğleniyorlar, hem de ufaktan ceplik yapıyorlar. Yürümesi çok kolay değil bu yolda, ama bir o kadar da keyifli. Bir de Parillacı (etçi var), orda lomo sandviçe hiç acımayın. İki tarafını da azcık kızartsın yeter. Eti lokum gibi. Meydana ulaşınca, yine tezgahlar var etrafta, ama bunların yanında cafeler de var, sürekli devam eden tango show’da var. Akşama buralarda da devam etmek mümkün. Burası şehrin hippi şubesi zaten. Şarabını birasını açmış bileklik satan vatandaşlarda burada hep. Ara ara kekik kokusunu yine duydum, sanırım.

Bir Perşembe de Plaza de Mayo’ya, uğradık. Bu ülkenin 30000 civarı kayıp insanı var. Ve yıllar geçmesine, arada kendileri de yitip gitmesine rağmen, kalan anneler hala gelip burada seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Dikilitaşın etrafında yürüyorlar pankartlarıyla, hoperlörle yapılan yoklamaya “burada” diye cevap veriyorlar, yakalarında kayıp çocuk ya da çocuklarının resimlerini taşıyorlar. Adaletsiz kalmak ve yavrularının mezarlarını bilmemek suratlarına yansımış zaten. Yine de ara ara gülümsüyorlar çizgili yüzleriyle. Eda bu kısmıyla ilgili daha güzel bilgiler verdi, ona da bir bakın derim. Plaza de Mayo’dan hemen yakındaki Florida caddesine geçiş yapıp burada da takılmak ilginçti. Görüntü anında değişiyor. Burası da Beyoğlu gibi, sadece yayalara açık, uzun cadde. Daha modern. Dükkanlar, alışveriş merkezleri, pasajlar, tezgahlar, restoranlar vs.ler var. Bir uğramakta fayda da var. Şehrin en etkileyici yeri değil ama görmek iyidir. Biz ara caddelerden birindeyken (oldukça kalabalık cadde yine de, şehrin tam göbeği), duyduğumuz bağırtıya döndük. Amcanın birisi nasıl bağırıyor. O sırada 15 yaşındaki iblis yanımızdan ışık hızıyla koşarak geçti. Cüzdanı elden mi kaptı, cepten mi bilemem ama 10 küsur şeritlik caddeyi kırmızıda, çarpılmadan aşmayı başardı. Gariban yaşlı amca takip edemedi tabi. Siniriyle oturdu kaldı. Her yerde oluyor bunlar ama yakınen görmek sinir bozucu. Bizde bırakın cüzdanı, cepte para bile yok. Yine de ceplerin fermuarlarını şöyle bir kontrol ettik, gayri ihtiyari…

Arada Eda’nın nasıl beleşe kapattığını anlayamadığım bir şehir turu yaptık. Minibüsle şehri gezdik. La Boca’da Tango seyrettik. Renkli sokakları gezdik. Gece sakatmış, turumuz zaten gündüzdü, sallamadık pek. Bunların yanısıra müze ziyaretleri de yaptık ki, kültür seviyemizi de belli bir oranda stabilize edelim, aşağı düşürmeyelim. Bazı tabloların heykellerin karşısında uzun uzun durdum, yorumlamaya, gizli mesajları kavramaya çalıştım. Olmadı. Bazılarında kısa kısa durdum, hiç anlamadım. Kendisi de bir sanatçı olan Tansu kardeşim, zaman zaman teknikleri anlattı. Çok enteresan gelmedi. Özellikle soyut resimler karşısındaki tavrım kendisini derinden yaraladı. Müze çıkışı küstük. Sonra barıştık. Sonrasında gezerken, şehrin anıtlarını ve buraya anıtları dikilmeye değecek işleri yapan büyük adamların hikayelerini kafama kazıdım. Vay be deyip takdir ettim. İyi kazımamışım, unuttum, yazamıyorum. Ama hepsi internette var. Eda bizi bol bol yürüttü, zinde kaldık. Tansu’yla gün geldi, bir bira içsek şurada diye, yalvarmak durumunda kaldık Eda’ya. Kültür paragrafı kısa kalsa da kültürümüz kısa kalmadı ama.

Bir iki akşam da güzel et yedik haliyle. Palermo Hollywood’da ki ki Las Cabras’tı galiba mekanın adı. Çok beğendik. Zaten kurt gibi açtık, menüden bunu bunu getir dedik kıza. Bir garip baktı. İlk tabak sakatat tabağıymış. Genişten tahtanın üzerine koyup getirdiler. Böbrek, ciğer, bağırsak ve bir de hala ne olduğunu bilemediğim organa bir daldım, akıllara ziyan. Arada şarabı da yudumlamayı ihmal etmiyorum. Boğazımda kalmasın diye. Asıl et tahtamız sonrasında gelince, dönen gözler doymaya yakın olan mideye baskın geldiler, ete de aynı hızda hücum ettik. Bir ona bir ona, bir ona bir ona derken tahta neredeyse boş kaldı, mideler neredeyse patladı. Tabakta bir tek kan muhteviyatlı, koyu kırmızı renk sosis kaldı. Onu da önceden sevememiştik zaten, o gün de yiyemedik. Üstelik o gece ananemi dinledim, ekmeksiz yiyip bitirdim hepsini, şişmeyeyim, bitirebileyim diye. O kadar et ve bir şişe şaraba kelle başı 35 Peso (10 US$ = 15 TL - Bora Bey’e teşekkürler, saygılar) ödedik. Aslında biraz daha aza tekabül ediyor ama ben yuvarlayayım. Bu mekanı Arjantinli arkadaş Tomas’tan öğrenmiştim. En son şöyle gezecez, böyle eğlenecez diye atıp tutuyordu, sonrasında sırra kadem bastı herif. Tavuğuna kışt mı dedik ne? Çözemedim. Ama yine de sağolsun, et lokantası başarılı çıktı. Eve yuvarlanarak döndük vallaha o gece.

Palermo tarafında gece hayatı da güzel ayrıca. Pek çok eğlence mekanı bu bölgede yer alıyor. Biz burada her akşam çıkıp dağıtmadık, ama bir iki ufak ziyaret de yapmadık değil. Gece burada geç başlıyor. Biraz araştırmayla hangi günler, hangi mekanlar güzel, bulmak mümkün. Hafta içi çıktığımız bir gece, rastgele bir yere girdik. Orada bir numara yoktu. Bir Perşembe doğru yeri bulduk, iğne atsan yere düşmezdi. Vallaha bu Arjantinliler eğlenceyi seviyor arkadaş, yalan yok. Biz pek tasvip etmedik, sadece gözlem yapıp dostlarımızı bilgilendirelim diye biraz gezdik o kadar. Bu gözlemlerimin sonucunda, Arjantinli kızların şu ana kadar gezdiğim ülkeler içinde, oransal ve orantısal açıdan en takdire şayan olanları olduğuna kanaat getirdim. Bunlar karışmış, güzel olmuşlar. Bazı yerler karışmış, eciş bücüş olmuşlar. Çözemedim, anlayamadım. Bu ara nottan sonra mekanlara dönersem, eğlenceli şovlara da denk geldik. Bir mekanda kabare şeklinde başlayan gösteri rapçi gençlerle devam etti. Marmaris’te var bunlar gibi bir iki grup genç. Otellerde barlarda ha bire takla atıp duruyorlar. Votka toniği çok kaçırırsanız seyretmeyin, başınız dönüyor, mideniz bulanıyor. Daha entersesan şovlara da denk geldik ama detaylara gerek yok. Fırsatı olanlar Buenos Aires’e bir uğrasın derim… Sidney’i de çok övmüştüm, ama burayı da oranın yanına eklerim. Azcık ispanyolca ile fethedilebilecek ve buna değecek bir şehir. Günahıyla sevabıyla şehir gibi şehir vallaha…Yaşa BA!!! Şimdilik bu kadar. Daha vakit var buralarda. Devamını getiriceğim…

9 Nisan 2010 Cuma

Ushuaia


Şehrin girişinde minübüsü durdurdular. Şoförümüz birtakım evraklar verdi. Aklıma, vakti zamanında almayı düzenli olarak unuttuğum, TIR’ların şehiriçi izinleri geliverdi orada. Kimbilir bizim şöför arkadaşlar ne zorlanmışlardır o evraklar olmadan. Barikatı aştıktan sonra şehir gözüktü. Zirveleri karlı olan dağ şeritlerinin arasında, Patagonya için büyük sayılabilecek bir şehir Ushuaia. Şehrin otobüs terminali sahil yolundaki benzinciymiş. İnince bazı hostel sahipleri elimize broşürlerini tutuşturdular. Biz o sırada kalacağımız yeri kafamızda az çok planladığımız için, broşür verenlere, biraz da tepeden bakarak, küçümseyerek teşekkür ettik, yolumuza baktık. Kalmak istediğimiz yer, Latin Amerika çapında hosteller zinciri olan Ho-La hostellerinin Ushuaia üyesiydi. Adı mühim değil (aslında mühim de –Freestyle), hostele varınca, üye kartımızla resepsiyona sığındık. İlginçlik burada başladı. Resepsiyonist elemana dormda yeriniz var mı dedik, görebilir miyiz diye sorduk. Var dedi, nesini göreceksin, bildiğin dorm odası işte dedi. Bir yutkunduk. En son hostelde de kalorifer petekleri vardı, ısıtma yoktu dedik, burada var mı? Isıtma yerden zaten, napacaksın dedi. Bir daha yutkunduk. Ama yorgunuz ve mekanın da resimleri ve bünyesinde barındırdıkları hoşumuza gitmişti. Her şeye karşın, dahası söylediği az olmayan meblağa rağmen, muhattap olduğumuz …’nın evladına tamam dedik. Yanlış olmasın, küfürü adamın son söylediğinden önce ettim. Adama tamam dedikten sonra “Biriniz bu gece TV odasında koltukta yatacak, yarın odaya geçer” deyince, kan beynimize sıçradı. Bütün bunlardan sonra kibarca, bunu önceden söylemen gerekmez miydi dedik ve çıktık. Ama yedi aydır böyle rezillik görmemiştim. O kadar yol yürüdükten sonra tepemiz attı. İlk gece kıytırık ama ucuz bir yer bulup yattık. İkinci gece de sahilde bize broşürü verilmiş olup da bizim sallamadığımız, Yakush adlı Hostele, kuyruğumuzu sıkıştırarak geçişimizi yaptık. Çok kral mekandı vallaha…

Ushuaia’da vaktimiz boldu, bu sebepten ötürü hiç acele etmedik. İlk bir iki gün hostelde takıldık. Mutfağında her ihtiyacımız olan malzeme vardı, et soteler, makarnalar, etler ve kızartmalar yaptık. İlk hamlemiz süpermarketi keşfetmekti. Biralarımız ve litrelik viskimizi tedarik ettik hemen. Gayet içilebilir viskimizin bir litresi 14 peso idi (= 4US$ = 6 YTL). Sanırım karıştıralım diye aldığımız bir buçuk litrelik Zemzem Kola viskiden daha pahalıydı. İlk gece viski adeta kaymak gibi kaydı. En son mutfak kısmını temizlemek için bizi mutfaktan attıklarını hatırlıyorum, sonra girişteki koltuklara yerleştik, biraz da orayı hatırlıyorum. Ertesi gün odada kalan gençler bana niye koltukta uyudun diye sordukları zaman cevap veremedim. Zira o kısmı bulanık. Yatağa bir ara geçmişim ama nasıl emin değilim. Demek ki neymiş? Viskinin kafa yapma potansiyeli fiyatıyla orantılı değilmiş, içindeki alkol oranıyla alakalıymış. Ertesi gün Tansu’ya dedim ki, bak oğlum Tansu, dün yalvardın viski viski diye, ama gördüğün üzere benim bünyem bu ucuz içkiyi kaldırmadı, gel kardeşim biz bu akşam 15 pesoluk Bols Votka’dan alalım dedim. Kendisine bu şekilde içimi döktüm. O da kabul etti. Ama bu votkayı sadece dışarıdaki serin havaya bir önlem olarak, ısınmak amacıyla tüketmeye karar verdik. Abartmadık.

Bir iki gün bu yavaş modda devam etti. Dünyanın sonunda ne varmış diye araştırdık. Birkaç salak penguen kalmış mevsimin sonunda. Bir fener, biraz kuş, birkaç tembel denizaslanı mı dedikleri, sirkte çalışan fokların amcaları olan hayvan varmış. Biz paramızın karşılığını alabileceğimizi düşündüğümüz turu aldık. Yukarıda saydıklarımın hepsini görebiliyormuşuz. Bir kahve ve dört küçük kurabiye de ücrete dahilmiş. Tura gideceğimiz gün, üç tane krakerle doymayacağımızı bildiğimiz için, müdavimi olduğumuz marketten soslu dilimli dana dilini alıp ekmeğin arasına yerleştirdik. Güzelce sandviç yaptık. İyi bölememişiz, ikinci ekmeği kuru kuru yedik. Hatta son lokma boğazımdan geçmedi, balıklara attım. Ortada balık da yoktu, ekmek dalgalarla sürüklendi gitti, bir tane balık gelmedi. Küfrettim. Limandan ayrıldık. İlk hedef çok uzak değilmiş. 20 dakika sonra fener gözüktü. Yanındaki adada da hayvancıklar. Turist kafilesi teknenin neresi hayvan görüyorsa o tarafa yükleniyor. Bu kendi halindeki gariban hayvanları çekeceğiz diye meraklı iki küçük çocuğa ve bastonlu bir amcaya dirsek attım, öne geçtim, allah affetsin. Zaten ne olduğunu anlamadan kaptan bastı gaza, hüzünle baktık geriye. Sonra Eda Hanım’ın yazısında yıllardır merak ettiğini yazdığı fenerin yanından geçtik. Bir numarası yokmuş. Sopa gibi bir fener. Neymiş efenim, dünyanın sonundaymış. Ben zaten turun parasını Eda ve Tansu’dan borç almıştım. Kendilerine bu parayı vermeyeceğimi, zira turun kof çıktığını belirttim. Üzüldüler ama mecburen kabul ettiler. Sonra şaka şaka dedim, 20 peso verecem söz dedim, sevindiler. Penguenler baya uzaktaymış. Bir saat daha yol gittik. Şaka bir yana, mevsiminde 40.000 kadar penguen oluyormuş. Yavrular büyüyünce gitmişler. Şu aralar 400-500 kadar kalmış.

Katamaran teknemiz kumsala kadar yanaştı. Burada da bir savaştır başladı fotoğraf çekmek için. Teknemiz baştankara yaptı. Herkes öne yüklendi. Araya atlayan tipler kaç fotoğrafımı mundar ettiler. Burada da bir 15 dakika kadar kalabildik. Ama paytak paytak yürüyen penguenler oldukça komikti. Suda bu kadar kıvrak olan bu hayvanların karada bu kadar sarhoş gibi olmaları çok ilginç hakikaten. Zor yürüyorlar vallaha. Buradan da çabuk ayrıldık maalesef. Bu sefer durmadan limana devam. Gün de ufaktan batıyor. Önce idrak edemedik tabi, içerde beleş kahvemizi içerken, ama dışarıya bakma fırsatını bulunca, anladım ki, ben hayatımda böyle gökyüzü ve günbatımı görmedim. Sanki bir tuale vurulmuş fırça darbeleri gibiydi , sanki mangaldaki kor taneleri gibiydi gökyüzü (gerçekten, inanmıyorsanız fotolara bakın). Dev dalgalara ve dondurucu rüzgara rağmen geminin önüne koştum, zıplaya zıplaya, dona dona limana kadar da içeri gimedim. Tansu ve Eda içeride kaldılar TV’deki penguen belgeselini seyrettiler.

O gün biraz üşütmüşüm. Ertesi gün, şu an müze olan hapishaneye gittiler bizim arkadaşlar. Ben kendilerine rahatsız olduğum için eşlik edemedim. Üzüldüm. Hostelin sıcak asma katında kah yazı yazarak, kah kitap okuyarak geçirdim günümü. Son günümüzde ise araba kiralayarak daha da güneye indik. Harberton denen uç noktaya kadar ilerledik. Yolda muhteşem doğanın, kocaman fakat kuyruksuz ve yılışık köpeğin arkadaşlığının, sonbahar renklerinin cümbüşünün tadını çıkarttık. Bir gece önceden arta kalan kuru köftelerimizden yaptığımız ekmek araları hayatımızı kurtardı. Hızımızı alamayıp keklere pastalara da daldık dünyanın en güneyindeki Cafe’de. Hakkı Amcam yola çıkmadan bana bir sakal atmıştı, dünyanın en uzak köşesinde benim için de bir kahve iç diye. Arkadaşlarıma gururla kahveyi ve kekleri ısmarladım. Arkadaşlarım da ben de teşekkür ediyoruz Hakkı Amca’ya. Dönüşte de manzaranın tadını çıkararak, yavaştan kullandım arabayı. Sonra sıkıldım, nasıl olsa bizim değil araba diye, biraz da rallicilik oynadım arabayla (Engin Kaban’dan esinlenerek…).

Arabaya benzini alıp teslim ettik. Hostelde yine coşup, türlü yemekler yaptık. Edindiğimiz arkadaşlarla son gecemizi de zevk-ü sefa içinde geçirdik. Ertesi gün de, artık hafiften kabak tadı vermeye başlayan Patagonya’dan şehir gibi şehir olan Buenos Aires’e uçtuk.

Eda’nın internetten bulup beğenip kiraladığı 3+1 eve taksiye atlayıp geldik. Ev 1-3 çıktı. Bir salon varmış. Dormdan çok farklı bir ortam değil. Tek fark etrafta bir sürü yabancı hatun yerine, evli Türk arkadaşlarımın olması. Onu da onlar düşünsün artık…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Punto Arenas

Buraya gideceğimizi duyan insanlar çok gerek yok aslında demişlerdi. Fazla bir şey yok demişlerdi, doğruymuş. Atladık geldik, bir gün kalır geçeriz dedik. Arayıştan sonra ucuz bir hostel bulduk. Makul gözüktü. Havalar serin, ama kırmızıya boyanmış kalorifer petekleri akşama sıcacık bir yatak vadetti bize, biz de sevindik. Akşamüstü şehiri azcık gezip geri dönünce anladık ki, petekler yerde duruyormuş, boruları, bağlantıları yokmuş. İlk akşam titretti vallaha. Sabaha gittim sahibine dedim ki, ısıtıcı koy bari, yok ki dedi. Hosteli yeni açmışmış, inşallah nisanda tadilatla bağlatacakmış kaloriferi. Ama ekstra birer battaniyeyi çok görmedi en azından da ikinci gecemiz göreceli olarak daha ılıktı.

İlk gün öğleden sonra çıktık turladık, fazla bir numara yok hakkaten. Zaten sezon sonu. Sakinleşmiş. Gidip penguen falan mı görsek dedik ertesi gün için. Sorduğumuz şirket bir tek pazarları tekne kaldırdıklarını söyledi. Hergün gidenler de çok para istiyorlardı. Biz de Ushuaia’da yeteri kadar vaktimiz var diye çok zorlamadık açıkçası. E napalım napalım derken, Barış’ın sitesinde okuduğumuz Kral Yengecinden tadalım bari dedik. Buranın kıyak restoranını aradık bulduk. Menü’ye baktık, paraya kıyamadık. Aramızda hemen fısıldaştık, istişare yaptık. Utanmadan balık lokantasındakilere balık halinin yerini sorduk. Ben olsam git kendin bul derdim, bu arkadaşlar haritada yerini gösterdiler. Aradık bulduk. Üç dört tane küçücük dükkan vardı. Sonunda son dükkandaki yaşlı teyzenin tezgahından iki kiloluk levreği 12 YTL’ye tekabül eden bir rakama alıp temizlettik. Teyzeye teşekkür edip yol üzerindeki marketten soğan, sarmısak, patates, limon, ekmek, iki litrelik şarap ve pisco (bahsetmiştim, değil mi?) edindik. Balık pişene kadar limonlu piscoyla, sahteci hostelin soğuğuna inat, içimizi ısıttık. Balık pişince de şaraba başlayıp ısıyı içimize hapsettik. Zaten tek masa var, yanda yemeğe benzemeyen birşeyler yiyen çift var. Acıdık, patatesinden bol, balığından az bir tabak verdik. Sevindiler. Keşke daha çok verseymişiz, ertesi gün, Engin’den aldığımız tiyoya istinaden, yiyebildiğin kadar ye restoranında canavarlaşmaya karar verdik çünkü. Şarap bitti, pisco bitti, uyuyana kadar sıcaktı ama sabaha karşı titretti sahte kaloriferli oda.

Ertesi gün de özlediğimiz tat olan menemenle açtık günü. Şehirde görülecek yer olarak mezarlık tavsiye ediliyor. İlginç olduğu söyleniyor, yazılıyor. Gittik mezarlık ziyareti yaptık. İlk gördüğümüz kısmında, ön tarafı takriben 80x80x50 cm kadar olan camekanların, arka tarafında da mezar odasının bulunduğu betonarme blok mezarlar vardı. Yapma çiçekler, ve kaybedilen sevilenlerin sevdiği, hayatıyla özdeşleşmiş eşyaların, hatıraların sergilendiğini camekanlar insana garip hissettiriyor. Ölüm ve mezarlarla ilgili yazmak gerçekten zor oluyor. Hindistan’da Varanasi kentinte de ölü yakma törenini seyretmiştim fakat anlatmakta güçlük çekmiştim. Burası için de tarif zor. Zincirlikuyu’dan geçerken içeri girmeseniz bile, yoldan gördüğümüz “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” yazısı bizi nasıl geriyorsa, ölümle ilintili her yer ve her şey de aynı şekilde insanı geriyor, nefes almayı zorlaştırıyor. Ama bir taraftan da hayatın basitliğini, gereksiz detayları sallamamayı hatırlatıyor. Ben de ilk sıkıntılı hali üzerimden atıp, mezarlığın mimari ve kültürel farklılıklarına yoğunlaştım. Ölenle ölünmez oğlum Efe dedim. Bu bizim bildiğimiz tarzdan çok farklı olan mezarları fotoğrafladım.

Yatık haçlar, mermer haçlar, ev şeklinde mezarlar, küçücük çocuk mezarları (küçük tabutlar insanı bir farklı üzer ya, bu da onun gibi) derken tamamını turlayıp, neredeyse üç saat geçirdik mezarlıkta. Çıkıp derin bir nefes aldık. Gerginliğimizi alsın diye hostele uğrayıp birer pisco attık. Hava da soğuk, yardımcı olur. Açık hava acıktırmış. Gidelim açık büfede ne varsa süpürelim o zaman dedik. Gittik. Ben bir teknik hata yaptım, iç bakla ve piyaz gibi fasulye görünce bunlarla kendimi çok tıkayıp, et bölümüne üç tur dönemedim. Ama Tansu sağolsun, kanımı yerde koymadı, dört tur döndü. O aldığın ne diye sordum, anlamadım, anlamayınca da koy dedim adama dedi. Kafamı ileri geri sallayarak bu şık hareketi onaylayıp takdir ettim. Keşke az piyaz yeseydim dedim kendi kendime. Ama olsun, fasulyeden de yeteri kadar protein alınır diye teselli ettim kendimi. Ama aklıma hemen hayvansal proteinlerin çok önemli olduğu, bu yüzden vejeteryanlığın aslında çok da iyi bir şey olmadığı aklıma geldi, hislendim (Lahanacı Seher’e saygılar). Dombili Köfte, Baykuş Hasan olduk, yuvarlanarak hostele döndük. İçmeye bile yer kalmadı. Erkenden, battaniyelere sarılıp sarmalandık, uyuduk.

Sabaha yolumuz uzundu. Ushuaia’ya gidecektik. Sandviçler dürüldü, meyveler yıkandı, savaşa giden yeniçeriler gibi azığımız hazırladı. Ucuz otobüs firmasının otobüsü açılsın diye bekledik soğukta. Sağlamcı Eda bizi 45 dakika önce çıkardı Hostelden, beş dakikalık yol olmasına rağmen. Ofis açıldı, otobüs bugün yoktu ki dediler. Hemen öbür firmaya koştuk. 3000 peso fazla bayılıp biletimizi aldık. Puerto Natales’ten beri sürekli karşılaştığımız uğursuz Brezilyalı kızı yine gördük. Sülalemin bütün bıyıklıları adına deyip, otobüsün arkasına geçtim. Sınır işi kolay oldu. Yalnız ikinci sandviçimin yarısında varınca, hızlı yedim, tadına varamadım öğlen yemeğimin. Gümrükçü kız bizim meyveleri bulunca aptala yattım. Yasak olduğunu söylediği gün gibi aşikardı. Ben işaret parmağımı kulağıma doğru tutup, kafayı salladım. Bir daha tekrarladı. Ben de benim hareketi tekrarladım. Hadi bu seferlik geç dediğini, önde oturan arjantinli çocuk sonradan söyleyince anladım. Sokacağımız iki elma iki muz. Sanki tohumunu ekip faunasına zarar vereceğim. Ama Arjantin gevşek ülke, seviyorum burayı. Hedefe varmadan son bir detay öğrendik. Otobüsten minübüse aktarıldık. Buradan sonra katırlarla devam edeceksiniz dediler, bir de üçer peso gardan çıkış parası talep ettiler. Biç üç kişi sekize başladık sevindik. Çantaları abuk sabuk yerleştirdi adam, sonra birini aşağı salladı. Çanta Arjantinli çocuğunmuş, noluyor dedi. Adam da burada işler böyle işler diye karşılık verdi. Çocuk ben de buralıyım dedi. Şöför de sen Buenos Aireslisindir, anlamazsın sen dedi. Çocuk bizden turist oldu. Neyse, düşe kalka vardık dünyanın sonuna. Ne varsa sonunda…

27 Mart 2010 Cumartesi

Puerto Natales ve Torres del Paine Ulusal Parkı


Gideceğimiz hepi topu beş saat yoldu. Sınır geçmeyecekmişiz gibi yanımıza tomarla yiyecek aldık. Şili’nin de, ülkelerine meyve ve diğer gıda maddelerini sokmamak konusunda hassas olduğunu unuttuk. Haliyle, çoğu da sınıra varmak üzereyken, torbamızda ne varsa tükettik. Muz, havuç, krem peynir ve pek çok küçük sandviç ekmekleri, en son da sularını üstümüze damlata damlata kalan domatesleri yedik. Çok da iyi geldi. Şehre varınca hostel arayışımız başta iyi gitmedi. Beğendiğimiz bir yer bulamadık. Son denediğimiz mekan, Ho-la hostelleri (Latim Amerika’nın kaliteli hosteller birliği) üyesi olan Yagan House idi. Diğer yerlere göre bir miktar daha pahalı olsa da, hem sıcak bir ortamdı, hem de arka bahçesinde mangalı vardı. Burada kalmaya karar verdik. Kasabın hemen karşısında da olması kararımızı kolaylaştırdı. Bu noktada daha Hostelin sahibi Cristobal ile tanışmamıştık…

İlk günümüz yolda geçtiği için ve şehirde yapacak fazla bir şey olmadığı için, akşamında mangal yapalım dedik. Ben, çocuklara kolestrol, yağ, kırmızı et sağlıksız dediysem de, brokoli çorbası içmek istediysem de, Eda ve Tansu, gözünü kan bürümüş et yiyiciler olarak beni de bu sağlıksız diyetlerine dahil olmaya mecbur ettiler. Cristobal’le bu noktada tanıştık zaten. Mangalı kullanabilir miyiz diye kibarlıktan sorumuzu sorduğumuz anda, gözlerinde şeytani bir pırıltı gördüm adamın. Sesi titredi, siz durun, ben bu işin ustasıyım, ben yakarım, ne olur beş dakika bekleyin, ben gidip et ve kömür alayım dedi. Biz de kırmadık, bekledik. Hakikaten beş dakika sonra çıktı geldi kömür ve etleriyle. Bize de almamız gerekenleri salık verdi, gittik aldık geldik. Katıldık abiye mangalın başında, seyrettim nasıl yakıyor diye. Adam usta çıktı gerçekten de. Taktik: gazete kağıtlarını iki parmak kalınlığından kalın olmamak kaydıyla katlayıp şarap şişesinin etrafına fiyonk yapıyor. Bundan 4-5 tane olunca, şişeyi mangalın ortasına oturtuyor, etrafına kömürü yığıyor, sonra şişeyi yavaşça çekiyor, kağıtlar sabit kalıyor, ortadaki şarap şişesinin hacmindeki boşluğa bir parça yanan kağıt atıyor, sonra geri çekilip kırmızı Marlborosundan yakıp birasını yudumluyor. Taktik süper, ben de sonraki günlerde bu şekilde yaktım, çok da memnun kaldım. Evde deneyin (içerisinde değil, dışarısında). Mangal başında sohbet ederken Cristobal’e bizim memleketimizde de mangalın sevildiğini, ben de kendi adıma ne öğrendiysem, herşeyi bu konunun kurdu olan babamdan öğrendiğimi aktardım. Kendisi de bizi samimi bulunca vejeteryan müşterileriyle ilgili ileri geri konuşmaya başladı. Hep beraber gülüştük. Uzatmayayım, köy düğünü gibi, üç gün üç gece mangal yaptık, chorizo denen sosislerden, etlerden, kaburgalardan, tavuk kanatlarından, markette bulup sevindiğim ciğerlerden yedik bol bol. Biz de, artanlarımızdan tıkınan hostelin köpeği de semirdi vallaha…

Zaman konusunda sıkıntımız olmadığından ikinci günümüzü kasabada geçirdik. Balıkçı teknelerinin olduğu limanda yürüdük. Fotoğraflar çektik. Kendimi sanatıma verdim. Akşam oldu, hostele mangalın başına döndük. Zaten güneye indikçe hava serinledi. Bir sonraki gün ulusal park “Torres del Paine” ziyaretimizi yaparız diye planlarken, Eda bir diğer gezgin arkadaşımız olan Engin Kaban’ın kasabaya geleceğini haber verdi bize. Kendileri haberleşmişler. Onunla buluşalım diye karar aldık. Park seyahatimizi bir gün sonraya erteledik. Hem de mangala bahane oldu bir gece daha. Ertesi gün Engin’le buluştuk, couchsurfingcileri ulusal park onusunda bilgilendirmek amaçlı olan toplantıya katıldık. Bir buçuk saatlik bilgilendirme toplantısında, anlatan çocuk, bir saatini beceremediği komiklikler ile geçirdi. Gülmedik. Fazla da bilgilenmedik. Toplantının akabinde beş senedir bu bölgede rehberlik yapan Cem arkadaşımızla da tanıştık. Ondan da fikirler aldık. Sonunda turlara para yedirmemeye, dört Türk olduğumuz için araba kiralamaya karar verdik. Biri dünyaya bedelken, dördü neler yapar değil mi? Hatayı da burada yaptık.

Hemen arayışa girdik, üç dört ticarethane gezdikten sonra Patricio Abi’nin, üç kapılı 4x4 aracında karar kıldık. Sıkı pazarlığa girince İsrailli olup olmadığımızı sordu. Türk olduğumuzu söyledik, sevindi, bizi sevdi. İmzamızı atınca da bizi oturttu, elindeki ufak lazeri haritada gezdirerek bize gerekli tüyoları verdi. Helalleştik çıktık. Süpermarkette üç günlük alışveriş yaptık, ama içinde yok yok. Hesapta parkta kalacağız iki gece üç gün. Alışveriş sırasında bir türk gezgin olan Gülcan’la karşılaştık. Türkçe duyunca şaşırdı, sizin ne işiniz var burada dedi. Biz doğasever gezgin insanlarız, parka geldik dedik. O akşam Cem’in doğumgünüydü, Gülcan’ı da doğumgünü kutlanacak bara çağırdık. Kasada ödeme yaparken de Engin’le aynı couchsurfing evinde kalan Melike ile karşılaştık. Onunla da şarap üzerine konuştuk. Akşama bara gel dedik. Gelmedi. Çıktık marketten, elde on torba, Patricio’nun dükkanının önündeki arabamıza geldik. Bagajı açtım, torbaları güzelce yerleştirdik, kapattık. Arabanın kapısına yöneldim heyecanla. Anahtarı soktum çevirdim, kapı açılmadı. Allah allah? Bir iki deneme daha. Açılmıyor… Aldı mı bizi bir panik, sonra kaldırımdan ileriye bir baktık, bizim araba ileride duruyor. Aynı model aynı renk arabayı zorlayarak aç, üç günlük yemekleri koy, üzerini de kilitle. Var mı böyle bir salaklık. Var. Ben hemen Patricio’nun dükkanına koştum. Camdan arabayı gösterip bu senin araç mı dedim. O da bizim aracı gösterip, bizimkinin öbürü olduğunu belirtti. Biliyorum usta, bu da senin mi diye yineledim. Evet de ne alaka dedi. Tuttum kolundan indirdim, bagajı aç dedim. Açınca anladı durumu. O an az daha kontratı yırtıp arabasını geri alacak gibi baktı sempatik Patricio. Oldu bir kere, biz ettik sen etme dedim. Affetti. Dikkat edin, akıllı olun diye tembihledi. Tamam dedik kaçtık. Stresimizi mangal başında şarap içerek attık. Sonra da bara devam ettik. Eda, Tansu, Efe, Engin, Gülcan, sonradan bize katılan Cem ve Serkan ile yedi Türk olduk. Melike ve Cem’in abiside kasabada. Dokuz Türk bir şehirde, dünyanın dibinde. Yedi aydır bu kadarını görmediğim için başımıza her an bir şey gelebilir diye korktum. Gelmedi. İçtik, helalleştik, sabah beşte kalkacağımız için saat iki gibi barı terkettik.

Sabah güç bela kaldırabildim Eda ve Tansu’yu. Ben bir kadeh şarap ve barda bir birayla (o da ayıp olmasın diye) bütün geceyi geçirirken, ertesi gün koca bir yol ve park ziyaretimiz olduğunu unutan bu çift kafayı çektiler tabi. Engin de bunlara uydu. Sayelerinde biraz rötarlı çıktık yola ama 150 km uzaktaki Torres del Paine parkına varmayı becerdik. Bu kadar erken yola çıkmamızın tek sebebi günümüzü doya doya yaşamak, gündoğumunu seyretmekti. Giriş kapısına vardığımızda arabayı çektik sağa. Sanırım biraz erken varmışız. İçeride kimsecikler yoktu. Paramızı ödemek için kapıyı defalarca çaldık, camdan içeri bakıp tıktık vurduk. Sonra biraz daha bekledik görevliler gelse de paramızı ödeyip biletimizi alsak diye. Kimse gelmeyince soğuğa dayanamayıp arabamıza atlayıp parka girdik. Ertesi sabah ödemeye karar verdik. Hem kapı da açık olduğuna göre, o gün belki de halk günüydü. Parkın muhteşem doğasında ilerlemeye başladık. Karla kaplı sivri tepeler, saatte 150 km esen rüzgarla gölden kalkan sularla oluşan gökkuşakları, güneşin kendini gösterip kaybolmasıyla oluşan renk oyunları, condoru ve tilkisi, leş yiyen yırtıcı kuşları, lamavari canlıları ile harikülade bir yer. Seyre dalınca soğuğu bile unuttuk zaman zaman. Kulağın düşmesine yakın hatırladık donduğumuzu.

O akşamı parkın dışındaki bir kamp alanında donarak geçirdik. Ertesi gün de parkın diğer kapısından erkenden giriş yapacakken görevlileri görünce, bir gün öncesinde yaptığımız hatanın bilinci ve utancıyla yüzümüz kızardı, kasabaya dönüp biraz ısınmaya, fazlasıyla yediğimiz mazotu tazelemeye karar verdik. Canımız da sıcak bir kahve çekti. Arabayı park etti Engin. Araba kullanmayı sevdiğinden bize hiç zahmet vermedi, hep kendisi kullandı. Allah razı olsun kendsinden. Çok güzel bir cafede, kahve içerek ısındık soğuk gecenin ardından. Ben biraz felsefeden bahsettim. Hayattaki varoluş nedenimizle ilgili düşüncelerimi aktardım arkadaşlara. Neden varız sorusunu cevapladım. Sıkıldılar, sustum. Arabaya döndük, çalışmadı. Engin kardeşimiz farları açık bırakmış. Ben anlam arayışında olmadığımdan, sakince karşıladım bu talihsizliği. Engin’i teselli ettim. Yarım saat kablo aradık, bulamadık. Sonra aynı anda üç tane bulduk. Patricio görmeden olayı çözdük. O akşamı couchsurfingcilere evini açmış Adams Ailesi’nin yanında geçirdik. Gerçekten Adams Ailesi, yalan yok. Çocuğun elinde balta yerine flüt, anne baba aynı korkunçlukta. Evde 15 kadar couchsurfingci vardı. Biz dahil biri normal değil. Herkes yemek yaptı akşam, aile seyretti, yemekler yendi, artanları yangından mal kaçırırcasına dolaplarına sakladı aile daha sofrada oturulurken. Ortaya çıkardığımız iki kilo meyveden bir tane şeftali kurtarabildim. Ne açgözlülermiş, mana veremedim. Sanırım ertesi günü bu yemeklerle geçirecekler. Düzeni böyle kurmuşlar. Biraz da bağış adı altında para topluyorlar. Biz vermedik. Tezgah güzel. Çocuklarının biri bütün gece helvacıoğlu blok fülüt çaldı, öbürü de suratına boş boş bakmama rağmen ispanyolca konuştı benimle saatlerce. Ben de sonunda Türkçe konuşmaya başladım, kaçtı.

Ertesi sabah erkenden arabaya atladık, parka doğru sürdük. İlk gün girdiğimiz kapıya erkenden varınca arabayı sağa çektik. Kapıyı çaldık, camı tıklattık. Kimse yok. Üzülerek yine, yeniden, biletimizi alamadan girdik parka. Belki bugün de halk günüydü? Kimbilir? Bu sabah hava daha berrak, daha az bulutlu ama çok daha soğuktu. Gündoğumunda dağlar pembeleşti. Bulutlar pamuk helva oldu. En son da Grey Gölü’ne vardık. Buzuldan kopmuş parçaların kıyıda karaya oturduğu, arkasında zirvesi hep bulutlu olan dağların yer aldığı sahilde uzun uzun yürüdük. Rüzgar deli gibi esmeye devam etti. Düşe kalka ilerledik. Mesafeler yakın gözükse de, parkın sadece bu bölümünde iki üç saatimiz geçmiştir. Akabinde hafif bir piknik yaptık. Ev sahibimiz ve sahibemizden kurtarabildiğimiz artan gıdaları tükettik. Günün sonu da çabuk geldi. Pek çok insan parkta kampa geliyor. Beş, altı, yedi gün geçiriyorlar, az yemek, çadır ve sırtçantalarıyla yürüyerek kamp alanlarına gidiyorlar. Biz de ne gerekli ekipman, ne de mart sonu Patagonya’da kamp yapacak bünye yoktu. Mevsim sonbahara dönüyor malum. Arabamızı Cristobal’in hosteline doğru sürdük biz de. Döneceğimiz günü kendisine önceden söylediğimiz için, Türk mangalcılar geliyor diye reklam yapmış, hostelin diğer müşterileriyle mangalı çoktan organize etmiş Cristobal. Biz de etimizi şarabımızı alıp geçtik mangalın başına. Ekip iyiydi, bir de doğumgünü varmış, şerefine dağıtılan beleş pisco sour’lardan (pisco da 40 derecelik Şili içkisi. Oldukça sert ama kıyak şey namussuz) yudumladık. O gece sıcak sıcak uyuduk. Kalktık. Cristobal ve ailesiyle helalleştik. Hedef Punto Arenas. Ordan da dünyanın dibi olan Arjantin’de Ushuaia…

20 Mart 2010 Cumartesi

El Calafate

İlk uçakla Rio. Brezilya’ya ilk gelişimde de havaalanında yatmıştım Rio’da. Gittim aynı yeri buldum. Ama bu sefer tecrübeli olduğumdan yatağımı evimdeki yataktan daha rahat hale getirdim. Ertesi sabah kalkınca anladım ki uçakta üç saat gecikme var. Ama bana açık büfesi olan restoranda yemek kuponu verdikleri zaman gecikmeyi umursamadım. Bir baba tabak yaptım. Sonra uzun zamandır hasret kaldığım tatlı büfesine ilerleyip, yemek tabağından daha büyük bir tabak doldurdum. Altı farklı çeşit tatlı yedim, başım döndü. Sonunda Rio’dan bir gece daha havaalanında kalacağım Santiago’ya geçtim. Bu havaalanından da daha önce geçmiştim, ama bu sefer, depremden sonra en alt katı ve dışarıda kurdukları iki büyük çadırlarıyla işleri yürütmeye çalışıyorlar. İçeride kalamadım haliyle. Dışarıdaki çadırlardan birinde geceledim, uyku tulumuma sıkı sıkı sarılıp. Check-in işini de sabah diğer çadırdan hallettim. Buenos Aires’e vardığımda pil bitmişti. Şehre varıp San Telmo bölgesine uzun bir yürüyüş yaptım. Bir gece konaklamak için makul bir hostel buldum. Alman olduğunu sonradan anladığım kız her konuda çok yardımcı oldu. Üç sene önce okul değişim programıyla gelmiş, sonra da okulu yakıp kalmış, hiç geri dönmemiş. Takılıyor şehirde. İlginç… Pazar günü San Telmo tam şenlikli. Sokaklar tezgahlarla dolu. Aklınıza gelen herşey satılıyor. 20 metrede bir müzisyenler, arada tango yapanlar, kukla oynatanlar, pandomimciler dizilmiş. Yorgun olmama rağmen attım kendimi sokağa. Yürüdüm de yürüdüm. Acıkınca, önündeki sıradan sağlam bir mekan olduğunu anladığım et lokantasına daldım. Devasa steak sandviçten aldım bir tane. Sonra baharatlı zeytinyağlı sosunu da ekmeğe iyice yedirip sürdüm, çıkıp restoranın önünde kaldırıma oturdum. Nasıl yediğimi gören en az 20 kişi sanırım girmiştir içeri. Ne güzel et, bendeki de ne iştah. Çok yakında Buenos Aires’e geri döneceğim için, ve yorgunluktan can vermek üzere olduğum için hostele döndüm. Eda ve Tansu Patagonya’da üşümesin diye aldığım viskiden, kanı inceltip kalp krizi riskini azaltmak amacıyla, bir tek attım yattım.

Sabaha uçağa binip El Calafate’ye uçtum. Uçakta dışarıyı seyrettim. Çorak düzlükler, arada karlı dağlar, göller. Yerleşim neredeyse yok. Muhteşem. İnsanı derinden etkiliyor. Benim hassas ruhum bir garip oldu uçakta. Duygulandım. El Calafate’ye vardım. Havalimanı Bostancı Günaydın Restoran boyutunda. Bir tane körük var. Oradan çıkınca üst katı daha çok bir cafeyi andırıyor. Aşağıda da bir tek bant var sadece çantaları alabilmek için. Tek uçak, tek bant ama çantaların gelmesi yine de çok uzun sürdü. Bir anlam veremedim. Shuttle servisinden faydalanayım dedim. 26 peso çarptı çakallar. Ama artısı vardı. Eda’nın yer ayırttığı Hostel’in kapısına kadar götürdüler beni. Hem yamaçta yokuş yer, hem de toprak yollar. Parayı helal ettim. Ama sevimli bir hostelmiş.

Bu saftirikler benden erken gelmişlerdir diye umut etmiştim ama daha piyasada yoklardı vardığımda. Yedi aydır görmedim bu arkadaşları. Zaten memlekette sürekli görüyorum, ne gerek vardı ki buluşmaya dedim kendi kendime. Ama aklıma benden istedikleri yardım gelince biraz yumuşadı kalbim. Belki de iyi olur. Kimbilir? Arkadaşları beklerken kendime çay demledim. Hava güneşli ama tatlı serin. O kadar da olsun di mi? Patagonya’dayım. Güneş ve çay eşliğinde dinlenirken Eda ve Tansu yokuşun başında belirdiler. Canlarım benim diye bağırdım kendilerine. Koşup çantalarını sırtlandım, odaya kadar çıkarttım. Sarıldım öptüm kendilerini, çayımdan ikram edip hiçbir ücret talep etmedim. Yorulmuş yavrucaklar. Zaten akşam olmak üzereydi. Hemen markete koşup, toplu semirme programımızı hayata geçirmek üzere bolca et ve bira aldım. Allah için etler ucuz ve çok lezzetli burada. Mutfağı da önceden detaylı incelediğim için demir dökme ızgara tavayı görmüştüm. Yamak arkadaşlara görevlerini verdim, eti soslayıp dışarı çıkıp biramı içtim. Görevler başarıyla ifa edildikten sonra geldiler, herşey hazır usta, sen etleri atabilirsin artık dediler. Üç dakika bir taraflarını, üç taraflarını ızgarayla temas ettirdikten sonra masaya getirdim. Ot falan yiyen bir takım masalar hasetle baktılar bizim masanın güzelliğine. Bir de bulgur bulup tabule yapmıştım, bunu da belirteyim. Herşeyi yedikten sonra tabulenin artanını millete ikram edip sevap kazandık. Sayesinde çok fazla bira ikram edildi bize. Büyük buluşmayı böyle gerçekleştirdik sonunda. Hava buz kesiyor geceleri, biraları bitirdik, gittik yattık.

Ertesi sabah Eda koğuş ağası gibi kaldırdı bizi sabahın kör karanlığında. Hostelde güzelce kahvaltımızı yaptık. Ben hala niye Patagonya’ya geldiğimizi anlayamamıştım. Yakınlarda bir Moreno buzulu varmış, çok güzelmiş, dinamik bir buzulmuş, arada parçalar falan kopup düşüyormuş. Onu görecekmişiz. İyi dedim, gidelim. Ben gecikmeyelim, erkenden gidelim biletimizi alalım dedim. Arkadaşlar sallandığı için, fiyakalı kıyafetlerini seçemedekleri için son dakikada yetiştik buzul otobüsüne. Bir saat sürdü yol. Ama ne eziyet, susmuyorlar karı koca. Uyuyamadım yolda. Sonra parkın girişine geldik, 75 peso ücretimizi ödedik buz göreceğiz diye. Parkın içine doğru devam ettik. Buzulun göründüğü ilk noktada fotoğraf molası verildi beş dakika. Ne manzaraymış. Arkada dağlar bulutlar, buzul ve üzerinde yarım gökkuşağı. Rüzgardan az daha düşüyorduk. Otobüse atlayıp son noktaya vardık. Buzula bakan yarım adanın etrafına harika bir yürüyüş yolu yapılmış, her yere gözlem noktaları yerleştirilmiş. İlk ela tekneye bilet aldık, 50 peso daha verip. Tekneyle bir saat kadar buzulun etrafı geziliyor. Yaklaştıkça ne kadar görkemli olduğu daha da anlaşılıyor. Işık oyunlarıyla maviler beyazlar yeşiller ortaya çıkıyor. Arkaya doğru buzul uzanıyor ve bulutların içine karlı dağlar karışıp tek renk beyaz halinde bütün oluyor. Ara ara parçalar düşüyor, ve bomba patlamış gibi sesler çıkartıyorlar. Bir ara sahile yakın bir yerde tekneye birkaç parça buz aldık. Bazıları fotoğraf çektirdi buzları tutarak, ben bir parça ısırıp tadına baktım. Bildiğimiz buz. Ama leziz. Viskiyi yanımıza almadığımıza yandım. Moreno buzulu buzuyla bir tek Jim Beam bu soğuk havada içimizi ısıtabilirdi.

Tekne turu bitince yürüyüş yoluna çıktık. Vaktimiz de boldu. Buzulu her açıdan inceledik, harika fotoğraflar çektik. Parçalar kopup düşmeye devam etti. Ama ne manzara arkadaş… Devasa kütlelerin parçalanması, göle düşüş anı, yarattığı dev dalgalar, mesafeden kaynaklı olarak arkasından geç gelen patlama sesleri. Kopan parçaları beklerken seyrederken zamanı unuttuk. Herkes elde foto makineleri derin derin buzula bakıyor. Buzula çok yakın olan aşağı gözlem noktasına indin en son. Şansıma, üstelik birden fazla kere, dev parçalar koptu. Hayret dolu bakışlarla seyrettik. Öyle bir manzara ki, yana dönüp tanımadığın insanlarla bile, onaylayan mimiklerle, “vay bee baba, gördün mü hadiseyiii” gibilerinden anın heyecanını paylaştık. Hala birşeyler olur mu diye beklerken otobüs saati geldi maalesef. Dallamanın biri geciktiği için otobüste 15 dakika bekledik. O arada neler olmuştur kimbilir dinamik buzulumda. Dönüşte bayıldık uyuduk sıcak otobüste.

Buzula giderken bir hatamız oldu. Öğle yemeğimizi hazırlayıp yanımızda götürmedik. Millet sandviçlerini, krakerini, meyvesini yerken biz sadece salyalarımızı sildik. Haliyle, döndüğümüzde kurt gibi açtık. Hostelin hemen yanındaki süpermarkete koşarak et sotelik malzememizi aldık. Bol soğan, sarımsak, biber ve domatesli etimiz ve pilavımız ile intihar etmeye çalıştık. İnsan gibi yemedik. Sonra da kıpırdayamadık. Harikülade bir gün oldu nihayetinde. Buzulu, et sotesi falan. Yemekten sonra öyle bir ağırlık çöktü ki, Patagonya gezimizin gerisini planlamak için bu kasabada bir gün daha kalalım dedik.

Son günümüzde uyuduk, dinlendik, planımızı yaptık. Akşamüstü göl kenarına indik. Bin türlü kuş gölde takılıyor. Yanımıza bir de kara köpek katıldı. İki saat yanımızdan ayrılmadı. Flamingolar, kuğular, ördekler barış içinde yaşıyorlar bu gölde. Güzel fotoğraflar çektik, köpekle oynadık. Kuşlara taş attık. Gün batımından sonra hava soğudu. Yokuş yukarı tırmanışa geçtik hostele doğru. Son akşam da sosis, patates ve biradan oluşan menümüzü ayarladık. Ertesi sabah yolumuz Şili’de Puerto Natales. Biraz daha güney. Ulusal Parkı çok güzelmiş. İçime giyecek birşeyler bulmazsam oralarda can verebilirim…

17 Mart 2010 Çarşamba

Salvador

Salvador’a Natal şehrinden uçmak, otobüsle gitmekten daha ucuzdu. Ben de uçtum. Şehir merkezinde kalma dediler. Ben de az güneyinde olan Barra bölgesine geçtim. Havaalanı uzak, kalacak yer de belli değil. Atladım şehir otobüsüne, Barra’da indim. Baktım iki sırt çantalı da yürüdü bir tarafa doğru. Ben de onları takip edip girdikleri ilk hostele daldım, sanki nereye gittiğimden çok eminmişim gibi. Dokuz saat yoldan sonra hemen check-in yaptım. Televizyonda Transformers vardı, çok kötüydü, uyuyakaldım .

Ertesi gün kalkınca şehrin tarihi bölgesi olan Pelourinho kısmına gitmeye karar verdim. Biraz soruşturdum. Gündüz çok tehlikeli değil ama akşama kalma dediler. En azından fotoğraf makinesi ve çanta ile. Bir de başkaları sınırlara dikkat et diye uyarmıştı. Turistlerin yoğun gezdiği alanların dışına çıkma, birkaç blok geçersen keleğe gelebilirsin demişlerdi. Ben de atladım otobüse gittim. Ortalık nispeten sakin hava da harikaydı. Gözleri kamaştıracak kadar parlaktı hava. Dolana dolana yürüdüm. Dört tarafı kilise ve katedral olan meydanda takılıp sonra ara sokaklara daldım. Ara sokaklarda her türlü sanat eserini satan tezgahlar mevcut. Renkli dükkanlar, arnavut kaldırımlı sokaklar, sokakta takılan insanlar. Ama turist sayısı azdı.

Karnaval zamanı Rio’dan çok daha iyi olduğu söylenen Salvador, benim orada olduğum zamanda oldukça sessiz gözüktü. Umudum gecedendi. Sonra Sao Francicco Kilisesi’ne girdim beş real verip. Brezilya’nın en meşhur kiliselerinden biriymiş. Dışarıdan mütevazi gözükse de içerisi insanın gözünü yoracak derecede renkli. Detaylı ahşap işlemeler, heykeller, altın renkleri, gümüş avizeler vs. derken insan ne tarafa bakacağını şaşırıyor. Kendi dinlerini dilediklerince yaşamakta özgür olmayan Afrikalı köleler, sahiplerinin kilisesini inşa ederken bazı muzur şakalar yapmışlar (Büyük cinsel organlı melekler, hamile azizeler gibi…). Ama bunlar daha sonra kapatılmış ya da ortadan kaldırılmış. Bunları görebilseydik daha bir ilginç olabilirdi tabi, ama bu haliyle bile göz kamaştırıcı bir ibadethane. Buradan çıkıp, çok da sınırları zorlamadan, eski bölgeyi tavaf ettim. Sonra da otobüsüme atlayıp geri döndüm.

Akşam olunca Barra’nın (Güney Amerika’nın en eski deniz feneri) fenerine gittim. Yerli yabancı herkes gün batımı için toplanmış. Güneş okyanusun üzerinde batmak üzere. İnsanlar oturup denize doğru, yiyip içip keyiflerine bakıyorlar. Ben önce bir tavaf edip feneri, sonra gittim seyrettim günbatımını. Arada, bir pandomimci tam arkamda bağırarak soytarılık yapmaya başladı. Önce korktum, ama sonra hiç o tarafa bakmayarak para vermekten kaçındım. Gün batınca da hostele döndüm. Pipa’dan tanıdığım İsviçreli kız da yan hostelde kalıyormuş. Onunla karşılaşınca, akşam onların ekibe takılıp tekrar Pelourinho’ya doğru yollandım. Altı yedi kişi heyecanla atladık otobüse gece hayatını keşfetmek için. İndik otobüsten, yanımıza hemen uyuşturucu bağımlısı bir tip yamandı. Aklı sıra rehberlik yapıyordu. Arkadaşlar reggae bar varmış onu görmek istediler, eleman orası kapalı dedi. Ben yalandır, bulaşmayın bu adama, gidip bulalım kendimiz dedim. Gittik kapalıydı hakkaten. Ama adam hala yanımızda. Adını hatırlamadığım başka bir bara bakmak istediler. Adam yine kapalı dedi. Ben sallıyor dedim, çünkü bütün derdi bizi bildiği bir samba bara götürmek. O bara da gittik, kapalıydı. Biz de iyi dedik, samba bara gidelim bari dedik. Vatandaş da bizimle geldi girdi, masanın yanında yere çömeldi. Meğer üstün hizmetlerinin karşılığında beş real talep ediyormuş. Demiştim diğer arkadaşlara bulaşmayın diye ama dinlemediler. Biraz bozuk verdiler ama eleman gitmiyor. Baktım bunlar kibar, ben elemana elle kolla, tamam lan, yeter o kadar, hadi uza gibilerinden hareketler yaptım. Kızgınca bakmaya başladı. Baktım gitmiyor, yine elle kolla garsona vatandaşı gösterip, bunu atmazsan biz de gideriz dedim. Garson bunu yolladı ama herif çıkarken eliyle boynuna doğru bıçak hareketi yapıp, dışarıda görüşürüz imasında bulundu. Ben masada tebessüm ettim, haha dedim güldüm, ama içimden de çıkışı düşünmeye başladım. Adamın kullandığı maddeleri hayal bile edemiyorum, haliyle bana yapabileceklerini de. Madem tek çıkış var ve sondan kaçış yok, ben de caipirinha içeyim dedim. Birkaç tane sonra biraz cesaret geldi, ama eşşeği de sağlam kazığa bağlamak lazım. Sigara alıp geleyim kisvesi altında, önce kapıdan hafifçe kafamı çıkararak dışarıyı kolaçan ettim. Baktım görünürde yok, duvara çok yakın ve bütün meydana hakim olacak şekilde çıktım, yürüdüm. Beni unuttuğunu anlayıp sevinerek ve dans ederek bara döndüm. Bar dediğim de yanıltmasın, plastik sandalyeler ve dört kişiden oluşan zayıf bir grup. Bir tek salı günleri iyi dediler sonradan, onun dışında sakin olurmuş. Belki tam ertesi günü olduğu için pek çok yer kapalıydı. Müzik bitince bir taksiye altı kişi doluşup Barra’ya döndük. Birer bira daha yuvarlayıp gittik zıbardık.

Son gün fazla bir şey yapmasam da akşamında oteldeki Çek Cumhuriyeti’nden kız ve Avustralyalı elemanla Barra’nın 4-5 barının olduğu meydana yürüdük. Birini seçtik oturduk. Oldukça sakin, kaliteli ve yerellerin takıldığı bir yer. Ama bir süre sonra sıkıcı oldu. Hemen arkada bir kulüp varmış, oraya baktık ama giriş ücretliydi. Biz de pas geçip karşıda sokak barına oturduk. Önce biraz sıkıldık ama daha sonra masanın üzerindeki oyunu keşfettik. Skol marka biranın promosyon masasının üzerinde oyun tahtası gibi bir şey vardı. İki bira kapağı ve bol birayla oynanan oyuna başladık. Kapağın iç tarafları iki, dış tarafı bir puan. İkisini de sallayıp dışarıdan merkeze doğru ilerliyorsun. Aslında ilerleyemiyorsun. Belli noktalarda masanın altından geç sonra iç, şimdi kalk dans et sonra yine iç, 3 geri git, bekle ama iç şeklinde kurallar var. Kazanan değil, sonraki birayı diğerleri alıyor. Oyundan sıkıldığımızı anladığımızda kafalar iyi olmuştu zaten.

İkinci kısım da burada başladı. Avustralyalı eleman gitaristmiş zaten. Yan tarafta içip gitar çalan ekibe gidip, aha bu eleman da çok güzel çalıyor dedim. Sonra tabi ki ısrarlar vs. derken bizim eleman başladı çalmaya. Brezilyalı dostlar da çat pat İngilizce konuşunca, anlaşmak kolay oldu. Gitarda birbirlerine şu şudur, bu budur derken biralar gelmeye devam etti. Bar kapanınca oh dedim. Demeseymişim. Adamlar bir sonraki bara devam edelim dediler. Sonra gitarı çalan Brezilyalı amca yolda gitar çalarak yürümeye devam etti, biz de farelin köyün kavalcısını takip eder gibi sorgusuzca düştük peşine. Sonraki bar dedikleri benzinciymiş. Orda da bira aldık, bunlar kenarda gitar çalmaya devcam ettiler. Güvenlik geldi, yan taraf residanz, burada çalmayın dedi. Tamam deyip iki dakika sonra devam ettiler. Sonra kaybolduğunu sandığımız elemanlardan biri arabayla çıktı geldi. Sıkıştık arabaya, bir sonraki bara devam ettik. Bir sonraki bar varmış aslında.ama uzakmış baya. Orası da plastik masalardan sandalyelerden oluşan bir yer. Sakindi ama adamların umurunda değil. Gitar çalmaya devam. Hatta başka bir yerel arkadaş da gitarıyla geldi katıldı. Masa kalabalıklaştı. Biralar da gelmeye devam etti. Herkes kavalcıyı ve diğer gitarcıyı seyrediyor, ama şeş beş bakıyorlar. Ben de tabi. Sonra Brezilyalı eleman coke falan demeye başladı. Ben zero varsa olur dedim. Şeker beni bozuyor, kiloma dikkat etmem lazım. Öyle coke değil dedi. Ben de üç beyazdan uzak durduğumu söyleyip kendisine teşekkür ettim. Ertesi günde Rio’ya uçak var. Sabah da beş olmuş. Ben herkesle helalleşip otele döndüm.

Salvador beklediğimizden sakin bir yer olsa da maceradan yana eksiğimiz olmadı. Tehdit edildim ve yerel manyaklarla şehrin bilmediğim garip yerlerinde son buldum. Ama eğlendim de. Ertesi gün nasıl kalktım allah bilir. Check-out saatini ucundan yakalayıp attım kendimi dışarı. Hamakta azıcık enerji toplayıp yola koyuldum. Havaalanı otobüsünü yolda 1 saat bekledim, sonunda geldi. Arjantin Patagonya’sında Eda ve Tansu arkadaşlarımla buluşacağım için birkaç gece havaalanlarında konaklamam gerekecek. Aslında niyetim yoktu ama çocuklar ısrar etti. Bizim kafamız gezmeye basmadı, sen gel bize yol yordam öğret, bira nasıl içilir, nereler gezilir, biraz program yap da gezdiğimizi anlayalım dedikleri zaman hayır diyemedim. Hem zaten bu sıcak yerler, hamaklar tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Gidip serin yerlerde doğaya karışmak iyi olabilir, hem de bu arkadaşlara yardımcı olursam büyük sevabı var dedim kendi kendime. Aldım çantamı, bindim uçağa. Daha doğrusu önümdeki dört uçağın birincisine…